Bediüzzaman ve Risale-i Nur Hizmeti

nuktepira 19 Kasım 2009 0
Bediüzzaman ve Risale-i Nur Hizmeti

 

“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi.. ittibai Kur’andır. Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi.. ittihad-i İslam’dır” n46451032078_9334

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

BEDİUZZAMAN VE RİSALE İ NUR HİZMETİ

 

Her asırda insanlığın her tabakasına hıtab eden ve hakikatleri kıyamete kadar baki olan Kur’an-ı Kerimi inzal eden.. Her sıkıntı ve şiddet zamanında ümmet-i Muhammedin asv. imdadına Al-ı beytten bir mübarek peygamber varisi gönderen alemmerin rabbine kainatın zerreleri adedince hamdler ve senalar olsun. Hem “şübhesizki Allah bu ümmete her yüz senede bir dinini tecdid etmek üzere bir muceddid-i din gönderir” diye mujde veren.. Ve “ümmetimin alimleri beni israilin peygamberleri gibidir” buyurarak o alimlere nebevi iltifatlar eden Alemlerin Fahrına asv. kalemlerin yazdığı ve kelamların dillendirdiği harfler adedince salat ve selam olsun Kur’an Allah kelamı olduğu için bitmez tükenmez bir hazinedir. ılahi ferman, ezelden geldiği için ebede gidecektir her asırda aynı esaslarda mutabakatla beraber Kur’anın akıllara durgunluk veren lahuti inceliklerinden bahsle insanlığın istifadesini hedefleyen birbirinden güzel detayları muhtevi binlerce tefsir yazılmıştır.

 

Müdakkık ve muhakkık alimler her asrın idrakine hıtab eden reçeteleri Kur’an’dan aldıkları feyz ve ilham ile kaleme almışlar, çağlarının hastalıklarını ilahi kelamın eşsiz eczahanesinden derledikleri ilaçlarla tedavi etmişlerdir.

 

İnsanlık yaşadığı son yuzyılda, hadis-i şeriflerle ıhbar edilen ahir zaman fitnesinin şiddetli zuhuru ve tesiriyle tarihinde görülmedik bir surette manevi felaket ve helaketlere suruklenmiştir bir taraftan imanın erkanına felsefe ve bilim adına ilişen inkar-ı uluhiyet fikrinin cüretkarane sistemleşmesi..

 

Öteyandan dine karşı en menfi tavırların devletler ölçeğinde kendisine zemin bulması.. ve bu anlayışın gelişen muhabere vasıtalarıyla süratle bulaşıcı bir hastalık gibi dünyanın en ücra köşelerine dahi yayılması..

 

Diğer taraftan lehviyat ve süfliyatın müzmin bir ahlak anarşizmine dönüşmesi.. buhalin muhteli aldatıcı maskelerle ve cazibedar aletlerle servis edilmesi asrımızdaki maneviyat buhranının en mühim sebebleri olmuştur Osmanlı cihan devletinin yıkılışını muteakıb bütün bütün sahibsiz ve başsız kalan İslam alemi, ortalılğı boş bulan batı dunyasının bin yıldan beri biriktirmekte olduğu kin ve düşmanlıklarına, bu asrın dessasane ve acımasız tertibleriyle özellikle mübtela kılınmıştır.

 

Ustad Bediuzzaman Said Nursi hazretleri, hılafet-i İslamiyenin binbir sıkıntılarla dolu bu son yıllarında yakından şahid olduğu planlı tahribata karşı asrımıza damgasını vuran bitmek bilmeyen enerjisiyle mücahade ederken 1910 da Şam’da okuduğu bir hutbe ile çıkış yolumuzu şöyle ifade ediyordu

 

“mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi.. ittibai Kur’andır. Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi.. ittihad-i İslam’dır” (mektubat 2, s.456)

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha 

 

 


  

 

 

 

 

 

2 – Bediuzzaman Hazretleri 1877-1960

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

Üstad Bediuzzaman Said Nursi h.1293/ m.1877 tarihinde Bitlis vilayetinin Hizan kazasının Nurs köyünde dünyaya geldi. Dokuz yaşına kadar ailesinin yanında kaldıkdan sonra ilk tahsini ağabeği molla abdullahdan aldı. Şarki Anadoluda muhtelif medreselerde ve kıymetli alimlerin yanında geçen kısa süreli eğitiminde, kuvvetli hafızası, kesikin zekası ve cesaretli davranışlarıyla dikkatleri uzerine çekdi. Üç ay gibi şaşılacak bir sürede o dönem osmanlı ulemasının takib ettiği usul çerçevesinde medreselerde okutulan kitabların tamamını tahsil etti.

 

Hocalarının muteaddid imtihanlarında girdiği bütün ilmi tartışmalarda temayüz ederek ilim ve muhakeme kabiliyetindeki üstünlüğünü herkese kabul ettirdi. Öyle ki hocası molla Fethullah çok güçlü hafızası ve ifrad mertebedki zekasından dolayı ona daha çocuk denecek bir yaşda”Bediuzzaman” lakabını verdi. Bu unvan doğudaki bütün alimler tarafında hüsn-u kabule mazhar oldu.

 

Bediüzzaman Hazretler ilim ve riyazetle meşgul olduğu gençlik döneminin ardından, Bitlis, Şirvan, Tillo, Mardin gibi bir çok ilim merkezini ve o bölgedeki medreseleri dolaştı.

 

Ulemadan mumtaz simalarla mülakat yaptı. Bu yıllarda sarf, nahv,mantık gibi alet ilimleri ile tefsir ve ilm-i kelam emsali dini ilimlere dair doksan cild kitabı ezber etti. Öyle ki her gün 3 saat meşgul olmak kaydıyla ezberindeki kitabları 3 ayda bir ancak bitirebiliyordu.

 

Hasan Paşa’nın daveti uzerine Van’a gitti. Başda vali olarak devlet ricali ilede hemhal oldğu bu dönemde İslamın asırların idrakine tebliği noktasında şimdiki medeniyet fenlerinede ihtiyaç olduğu kanaatine sahib oldu. Bunun üzerine, matematik, jeoleji, fizik, kimya, astronomi, tarih, coğrafya, felsefe gibi ilimleri kendi gayretiyle kısa surede tahsil etti.

 

Bediuzzaman Hazretleri Van’da bulunduğu 15 yıl boyunca yekpare taşdan ibaret Van Kal’asının eteğindeki “horhor” namındaki medresesinde ders vermekle bir tarafdan da aşiretler arasında vaaz ve irşadla meşgul oldu.

 

Van valisi merhum Tahir Paşa’nın konağında misafir olarak kaldığı bir sırada gazetede okuduğu bir haber, onun hayatında dönüm noktası oldu. Gazete İngiltere sömürgeler Bakanı Gıladiston, avam kamarasında yapmış oldulğu bir konuşmada elinde tuttuğu Kur’an’ı göstererek şöyle diyordu: “bu Kur’an İslamların elinde bulundukca biz onlara hakim olamayız ne yapıp etmeliyiz bu Kur’anı onların elinden almalıyız.. yahud müslümanları Kur’andan soğutmalıyız” Bu haber asrın imamının ruhunda fevkalede bir tesir meydana getirdi. “Kur’anın sönmez ve söndurulemez manevi bir güneş olduğunu dunyaya isbat edeceğim ve göstereceğim” diye karar verdi ve hayatını bu davası uğruna vakf etti.

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

3-İstanbul’a gelişi ve Medreset-üz Zehra-1908

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

İç ve dış duşmanların, Osmanlı’yı ve onun arka planında İslamı ortadan kaldırma faaliyetlerine karşı Ustad Bediuzzaman Hazretleri’nin ortaya koyduğu çare çağın ihtiyaçlarına uygun Müslümanları fikren ve ilmen üstün vaziyete getirecek, akıl ve kalbin ittifakını esas kabul eden kuvvetli bir eğitimi gerçekleştirmekti.

 

“vicdanın ziyası ulum-i diniyedir. aklın nuru funun -u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinden taassub ikincisinden hile ve şübhe tevellüd eder.” duşuncesindeydi.

 

Bu kabulden hareketle Doğu Anadolu’da “cami’ul ezherin kız kardeşi mesabesinde” diye tarif ederek “medreset-üz zehra” ismini verdiği ve ulum-u diniye ile funun-u medeniyeyi mezc edecek bir eğitim hamlesinin acilen te’sis edilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. İslami universite mahiyetindeki bu duşuncesini tahakkuk ettirmek gayesi ile İstanbul’a geldi 1908 tarihinde o gunun gazeteleri onun İstabul’a gelişini okuyucularına şöyle duyurdular;

 

“şarkın yalçın sarp ahenin maverayı şahak cibalinden tulu’ etmiş said nursi isminde nadir hılkatten madud bir ateşpare-i zeka istanbul afakında ruiyet etledi” (divan-ı harbi örfi s.5)

 

(doğunun yalçın sarp çelik gibi dağlarının zirvelerinin ardından bir guneş gibi doğan Said Nursi isminde ender yaratılan ateş parşası bir zeka istanbul ufuklarında görüldi!)

 

Üstad Fatih’de yerleştiği şekerci hanının kapısına “burada her müşkül hall edilir her suale evab verilir.. fakat sual sorulmaz” levhasını asdı ve namını işiterek merakla kendisini ziyarete gelen istanbul ulemasının suallerini cevablandırdı.

 

Maksası Şark’ı Anadolu insanlarına merkez-i hılafetin nazar ı dikkatini celb etmek Van ve Diyarbakır’da kurmayı planladığı “medreset-üz zehra” sına destek sağlamaktı Osmanlı’nın adım adım sürüklendiği girdabdan yegane çıkış yolunu nitelikli eğitim seferberliğinde gören Bediuzzaman Hazretleri asırlar boyu İslama bayraktarlık yapmış bu necib milletin çocuklarının kendi değer yargılarına tekrar hasib çıkmasını temin edecek böyle bir hizmeti hayatının gayesi olarak göruyordu.

 

Padişahın o gunlerde zabıta nazırı tabiri tabir edilen iç işleri bakanı aracılılğıyla kendisine teklif ettiği maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedi. Zira şahsına değil dini ilimlerle medeniyet fenlerini birlikde ders vereceği bir universitesine medreset-üz zehrasına sahib çıkılmasını istiyordu. Amma meranını dinletemedi.

 

20. asrın heneb başlarında batı dunyasının acımasız oyunlarına sahne olan dunya, ahvalinden alabildiğine etkilenen payıtahtta aradığı desteği tam olarak bulamayan hazreti Ustad, memleketine dönmeye beden dine siyaset yoluyla hizmet etme duşuncesiyle hılafet i İslamiyenin merkezi olan istanbulda kalmayı tercih etti.

 

Gazetelere yazılar yazdı, siyasi şahsyetlerle göruşub onlara ikazlarda bulundu pek çok mitinklerde toplantılarda yatıştırıcı rol oynadı. Meşrutiyetin ilanından sonra arkadaşlarıyla beraber ittihad-ı muhammedi asv. cemiyetine dahil oldu. Cemiyet pek kısa zamanda inkişaf etti. Hatta Hazret-i Üstad’ın bir makalesiyle adapazarı ve izmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dahil oldu.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

4. Divan-ı Harb-i Örfi 1909

 

Bismillâhirrahmânirrahîm;

 

Bu arada meşhur 31 mart hadisesi vuku’ buldu. Bu gelişme arafesinde ortalığı teskin edici ciddi faaliyetlerde bulunmasına rağmen hadise ile ilişkili zan edilerek tutuklandı. Divan-ı Harb de yargılandı. Sonunda beraet ettiği bu mahkemede serdettiği oldukca sert ve cesur mudafaası şöyledir:

 

“Divan-ı Harb’de banada sual ettiler: sende şeriatı istemişsin?

dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa defa etmeye hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i maHazreta ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil. 

 

Hemde dediler: İttihad-ı muhammediye (asv) dahilmisin?

dedim: Mealiftihar! en küçük efradındanım. fakat benim tarif ettiğim vecihle… o ittihaddan olmayan dizsizlerden başka kimdir? bana gösteriniz.” (tarihçe-i hayat s.26)

 

Daha sonra istanbuldan ayrıldı, Batum yoluyla Tiflise, oradanda Van’a geçti. Aşiretleri dolaşarak içtimai medeni ve ilmi derslerle onları irşada çalıştı. Bu harkulade guzel dersler daha sonraları “Munazarat” adıyla neşr edildi.

 

Bir muddet sonra Van’dan Şam’a gitti. Şam alimlerinin ısrarı üzerine cami ül emevide içerisinde yüz alimin de bulunduğu on bin civarındaki galabalık bir camaate muhteşem bir hutbe irad etti. Bu hutbe fevkalede takdir ve tahsin ile husn-ü kabule mazhar oldu ve sonraları “Hutbe-i şamiye” namıyla tab’ edildi.

 

Şam’dan Beyrut’a oradanda tekrar İstanbul’a döndu. Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati esnasında vilayet-i şarkıyeyi temsilen seyahate oda katıldı. “Medreset-üz Zehra” düşüncesini bu vesileyle Sultan Reşad’a da açtı ve teklifi kabul edildi. Van Gölü kenarındaki Edremit’te yıllardır arzuladığı üniversitesinin temellerini attı. Ne yazık ki bu arada birinci cihan harbi çıktı ve meatteessuf teşebbus yarım kaldı.

 

Ustad Hazretleri “Medreset-üz Zehra” noktasındaki bu samimi ve fiili duasının, daha sonraları vatan sathında yayılmış yüzlerce Nur Medreseleri suretiyle kabul edildiğinden bahisle Allah’a hamd edecektir.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 


 

 

 

 

 

 

5-Harb Yılları 1914-1918

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

Bediuzzaman Hazretleri son asırda kopan fırtınada teleblerinden teşkil ettiği milis alayının komutanı olarak birinci dunya savaşına iştirak etti/ Rus ve Rrmenilere karşı doğu cebhesinde savaştı. Pasinlerin dağ ve derelerinde avcı hattında kurşun yağmuru altında bir tarafda duşmanla harb ederken şehidler arasında ve şehadete çok yakın şartlar altında tefsir ilminde bir şah eser sayılan ” işaret-ül icaz” isimli eserini zahiren mümkün görünmeyen bir ahval içinde sırf bir inayet i ilahiye olarak sunuhat-ı kalbiye suretinde telif etti.

 

Bitlis Ruslar tarafından işgal edildiğinde yaralanarak esir duştu ve rusyanın kuzey doğu taraflarına gönderildi.(1916) Volga nehri kıyısında Kosturma’da iki buçuk sene esir hayatı yaşadı. Esareti esnasında etrafındaki esirlere dini nasihatlar yaparak onları şuurlandırmaya gayret etti.

 

Nihayet esaretten firar ile kurtulub Petesburg, Varşova, Viyana, tarikıyle 25 haziran 1918 tarihinde İstanbul’a geldi. Halkdan ordudan ve devlet erkanından pek çok kimse kendisini ziyaret ettiler. Memnun ve mesrur oldular. Üstad Hazretleri bu dönüşünü muteakıb Osmanlının son döneminde Mehmed Akif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi alimlerin toplandığı ve yuksek bir fetva ve danışma kurulu mesabesinde olan “dar-ül hikmet-ül İslamiye” ye şeyh-ül İslam mustafa sabri efendinin arzusuyla haberi olmadan aza olarak tayin edildi.

 

Birinci Dunya Savaşı’nın sonunda Osmanlı ile aynı ittifak içinde savaşan devletler mağlub oldular. Çok geçmeden osmanlı toprakları İngiliz,Fransa, İtalyan ve Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlayınca Anadoluda Kurtuluş Savaşı faaliyetleri hızlandı. İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edildiği bu yıllarda Ustad, İngilizlerin aleyginde etkili faaliyetlerde bulundu ve anadoluda Kuvayı Milliye hareketlerine destek verdi.

Ankara hükümeti, onun İstanbuldaki faaliyaetlerini takdir edirek kendisini davet etti. Bunun uzerine Ankara’ya gitti. Buyuk bir ilgi ve coşkuyla karşılandı.

Meclisde kendisi için resmi merasim duzenlendi..(1922) Ancak Ustad Hazretleri burada umduğunu bulamadı. Zira mebusların çoğunun dine lakayd kaldıklarını, namaz kılmadıklarını gördÜ. Yazdığı on maddelik bir beyanname ile onlara namazın ehemmiyetini anlattı. bu beyannameden sonra namaz kılanlar çoğaldı. Ancak onun bu etkili faaliyetlerinden hükümet erkanı hoşlanmadı ve başdakilerle anlaşamadı. Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı. Fakat Bediuzzaman Hazretleri işgal kuvvetlerinin koğulmasına rağmen Anadoluda avrupai zihniyet ve yaşantının gittikce yaygınlaştığını İslama bağlılığın itikadın gün geçtikce zayıfladığını yakınen göruyor ve uzuluyordu. Ankara’daki durumdan hoşlanmadığı için Van’a dönemeye karar verdi. Kendisine millet vekilliği, diyanet muşavere azalığı, şark vilayetleri umumi vaizliği gibi yüksek ucretli cazib teklifler sunuldu isede, o kendisini hükümet kontrolu altında tutmayı hedefleyen bu vazifeleri kabul etmedi kararından dönmedi Van’a gitti.(1923)

 

Van’da Erek Dağı’nda inziva hayatı yaşamaya başladı. Bu arada kendince bir iç muhasebe yapıyordu. Bir tarafdan ihtiyarlığın hemen arafesinde bulunmanın ruhuna verdiği tesir, diğer tarafdan siyasi olarak yaptığı faaliyetlerin hiç birinden doyurucu neticeler alamayışı ona daha esarette iken niyetlendiği inziva hayatını cazib kılıyordu bu dönemde o, adeta buyuk bir manevi inkılabın yaşanacağını ruhen hiss etmiş ve kaderin kendisine tevdi’ edeceği vazifeyi bekliyor gibiydi çok geçmenden Şeyh Said hadisesi patlak verdi. Hadise çok kanlı bir şekilde bastırıldı.

 

Hazreti Ustad “asırlardır kur’ana bayraktarlık yapmş necib bir milletin çocuklarına kılınç çekilmez” diyerek tasvib etmediği bu hadise ile ilişkisi olmadığı halde 1925 senesinde istanbula oradan burdura ve ispartaya sürgün edildi. Daha sonrada ehl-i siyasetin vehmiyle göz altında tutulmak ve insanlarla görüşmekden men’ edilmek maksadıyla Isparta’nın küçük bir kasabası olan barlada ikamete mecbur edildi.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 


 

 

 

 

 

 

6-Yeni Said Devri ve Risale-i Nurların Telifi 1920-1960

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

Ustad Bediuzzaman kendi hayatını”eski said”ve “yeni said” olmak uzere iki kısma ayırır. Hayatının dünya siyaseti ile ilgili nisbeten alakadar olduğu kısmını “eski said”, Risale-i Nurların telifiyle başlayan ve artık hizmet-i imaniye ve Kur’aniye noktasındaki tecdid vazifesinin ön plana çıktığı dönemle şekillenen hayatını ise “yeni said” devri tabir eder.

 

Üstad “bize işkence edenler bilmeyerek kader-i ilahinin sırlarına akıl erdiremeyerek hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler” diyerek değerlnedirdiği ve sekiz sene kaldığı barla sürgününde çoğunlukla imani mevzular uzerinde duran Risale-i Nur külliyatının dörtte üçünü sözler, mektubat ve lemalar mecmualarının kısmı ekserisini telif etti. Bediuzzaman hazretleri başladığı bu tecdid hizmetinde kendisine talebe olmak istyenlere Risale-i Nurları ve Kur’an harfleriyle yazmayı ve yazdırmayı şart koşuyordu. Barla ve Isparta’da etrafında toplanan nur talebeleri hem Risale-i Nurları yazarak çoğaltıyor hemde yazılan nushaları Anadolu’nun her tarafındaki müştak insanlara ulaştırıyorlardı. Anadolu adeta bir medrese halini almıştı.

 

7-1935-36 Kastamonu Sürgünü 1936-43

 

Risale-i Nur’un gittikce inkişaf etmesi bir kısım insanları rahatsız etti. Ustad 1934 yılında Barla’dan Isparta’ya getirildi, bir sene sonrada “gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhindedir,rejimi yıkmaya çalışıyor” ittihamıyla 120 talebesiyle beraber tutuklanarak eskişehir hapishanesine sevk edildi(1935).

 

Eskişehir ağır ceza mahkemesinde hep beraber yargılandılar. Yapılan bütün ittiham ve suçlamaların çürütülmesine ve aleyhlerine bir delil bulunamamasına rağmen, mahkeme tesettür risalesini bahane ederek Ustadı 11 ay hapse mahkum etti. 120 talebesinden 15 i altı ay hapse mahkum edilirken diğerleri beraat ettiler. Bediuzzaman Hazretleri Eskişehir hapsinden çıkdıkdan sonra Kastomonu vilayetine sürgün edilidi(1936).

 

Uzun bir muddet polis karakolunda ikamete mecbur tutuldukdan sonra karakolun tam karşısında bir eve yerleştirildi. Kastomonu’da sekiz sene sürgun hayatı yaşadı. Oradada etrafına talebeler toplanmıştı. Nur Risaleleri elden ele dolaşırken bu arada yeni risalelerde telif ediliyordu. Yeni yazılan risaleler ve mektublar ilk önce Ispartaya gidiyor, Isparta’daki talebelerde bunları Anadolu’nun köylerine en ucra köşelerine varıncaya kadar her yere ulaştırıyorlardı.

 

Talebe halkası her geçen gün biraz daha genişliyordu. Bu esnada Ustadın “gizli din duşmanları” dediği kimselerde boş durmuyordu. Muteaddid defalar kaldığı eve baskınlar duzenlendi, mahkemenden mahkemeye sürgunden surgune suruklendi 23 defa zehirlendi. Ancak Allah’ın inayetiyle her defasında zehrin tesirinden kurtuldu. Bütün bu baskılara rağmen nur faaliyetinin önüne geçilemiyordu.

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

8-Denizli 1943-44_Afyon 1947-49 _ Emirdağ 1944-50

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

1943 yılı son baharında 126 talebesiyle beraber ağır ceza mahkemesine sevk edildi. Risale-i Nur külliyatı Ankara’da profesörler ve yüksek alimlerden oluşan bir ehl-i vukufa tedkik ettirildi. “Ustadın siyasi bir gayesi olmadığına, Risale-i Nur’un ilmi ve imani kur’an tefsiri ” olduğuna dair verilen müsbet rapor ve mahkemede yapılan mudafaalar neticesinde 1944 tarihinde isnad edilen suçun asılsızlığlı sabit olarak beraet kararı verildi. (15 haziran 1944)

 

9 ay suren hapis hayatı sırasında Ustad talebeleriyle görüştürülmemiş, bir çok sıkıntıya maruz bırakılmış ve zehirlenmiştir. Bütün bunlara rağmen o sabr etmiş ve allahın inanyetiyle zehrin tesirinden kurtulmuşdu. Tahliyeden sonra iki ay denizlide ikamet etti. Arkasından yine serbest bırakılmadı, bir başka mecburi ikamet yerine, emirdağa götürüldü.(30 temmuz 1944)

 

Nur himzetinin inkişafı çeşitli sıkıntılara rağmen buradada devam etti. Her sürgün yeri gibi Emirdağ’da onunla çalkalandı. Bütün engellemelere rağmen ziyaretine gelenlerin arkası kesilmiyor, talebeleri yazdıkları risaleleri kendisine getiriyor o datashih ediyordu. Çoğu zaman kırlara çıkıyor, o zaman dahi peşinden takib ettiriliyordu. Adeta sürekli bir göz hapsine mahkum edilmişti. Kapısında sürekli bir polis bekliyordu.

 

1948 in hemen başında değişik şehirlerde talebeleriyle beraber tekrar tutuklanıb Afyon’a getirildi. İttiham yine ındi idi “rejim aleytarı olmak, siyasi gizli cemiyet kurmak” bu mahkemede yirmi ay sürdu ve verilen ceza temyiz sonucu beraetle neticelendi. Garibdirki bu mecburi temyiz kararına rağmen mahkeme, heyeti güya noksanlıkların ekmeli ile, günbegün oyalandı ve duruşmaları muteaddid defalar erteledi. Öyleki kanunsuz olarak verilen ceza süreside doldu. Ustad ve nur talebeleri ancak o zaman tahliye edilebildiler.

 

1950 yılında türkiyede çok partili döneme geçildi. Yapılan seçimleri demokrat parti kazanarak iktidarı siyasi alemde görçekleşen bu değişikliğin Ustad ve nur talebeleri için bir derece serbestliğe ve rahatlığa vesile oldu. Bununla beraber mahkemeler sıkıntılar yine devam ediyordu.

 

Ustad Afyon hapsi beraetle neticelendikden sonra emirdağda ikamete mecbur tutuldu ve demokrat partinin iktidara gelmesinden sonra Eskişehir’e gitti. Bir muddet sonra nihayet ıspartaya geçti ve buralarda talebeleriyle meşgul oldu. 1952 de “gençlik rehberi” münasebetiyle hakkında açılan dava sebebiyle 27 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’a geldi. Kaldığı otel bir çok dost ve talebelenin akınına uğradı tutuksuz olarak yargılandığı bu dava üç ay surdu ve yine beraet kazandı.

 

Mahkeme sonrası Emirdağ’a döndü, kırlarda yalnız başına gezerken jandarmalar tarafından şapkası olmadığı gerekçesiyle karakola celb edildi (1953). Bu hadiseden dolayı yazdığı dilekçeyi “adliye ve dahiliye” vekaletlerine gönderdi. Bu dilekçe samsundaki talebeler tarafından mahalli bir gazetede yayınlanınca, bu sefer samsunda hakkında dava açıldı ve oraya çağırıldı. Rahatsız ve ihtiyar oldğu için gelemiyeceğine dair alınan rapor mahkemeye gönderildi isede mahkeme ısrarla gelmesini istiyordu.

 

Samsun’a gitmek uzere İstanbul’a geldiğinde rahatsızlılğı ziyadeleşti. Heyet-i sıhhıyeden alınan “kara deniz ve hava yolları vasıtasıyla seyahat edecek durumda değildir” mahiyetinde başka bir rapor samsuna gönderildi. Neticede o mahkemede beraetle neticelendi. 1653 yılı baharında 3 ay istanbulda kaldı ve 500 fetih yılı dönümü münasebetiyle yapılan merasimlere katıldı. Daha sonra sırasıyla Emirdağ Eskişehir ve Isparta’ya oradanda talebeleriyle beraber ilk sürgün yeri ve Risale-i Nurların telif yeri olan Barlaya gitti.

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 


  

 

 

 

 

 

9-Ustadın Son Seyahati

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

Tarihler 1960 senesinin ilk aylarını gösterdiğinde siayasi hayat çok çalkantılı hale geldi. Hazreti Ustad devrin hükümetine bir takım ikazlar ve ihtarlarda bulunmak ve yaklaşmakta olan felaketleri ihtar etmek uzere üç defa Ankara’ya gitti. Ancak bu gayretlerinin karşılığını göremedi. Dönemin iç işleri bakanı 11 Ocak 1960 da Ustadın son olarak geldiği Ankara’ya girmesine mani oldu ve onu göl başından geri çevirdi. Halk Fırkası’nın tehditleri istikametinde kendisinden geri dönmesini ve emirdağda ikamet etmesini istedi. Bunun uzerine bir süre için daha Emirdağ’a döndü. Sonra Isparta’ya geçti.

 

Hazreti Ustad bu tarihden sonra çevresiyle bir nev’i vedalaşmaya başladı. Sohbetlerinde sık sık ölümden vasiyetlerinden ve kabrinden bahsediyordu. Risale-i Nur’un telif edilmesi ve iman ve Kur’an davasına sahib çıkacak kuvvetli ellerin yetişmesi sebebiyle huzur-u kalb ile ahirete gitmeye hazır olduğunu söylüyordu. Çok ağrı hasta idi. Nihayet Ustad Hazretleri ani bir kararla Isparta’dan Urfa’ya gitmek uzere yola çıktı. Hastalığının ağırlaşması ve devam eden polis takibatı sebebiyle oldukca sıkıntılı geçen yirmi beş saatlik seyahatten sonra Urfa’ya ulaşdı. 

 

Urfa’da İpek Palas Oteli’ne yerleşen Hazreti Ustad çok hasta olmasına rağmen ziyaretine glen insanlarla görüştü. Vedalaştı. zamanın hükümeti ise jandarma ve polis zoruyla onu urfadan çıkarmak telaşındaydı. Ancak Bediuzzaman Hazretleri 23 Mart 1960 h.25 Ramazan 1379 günü sabaha doğru rahmet-i rahmana vasıl oldu. Rahmetüllahi aleyhi 24 mart 1960 pençşenbe günü Ulu camiinde muazzam bir kalabalık tarafından cenaze namazı kılındıkdan sonra, asrın Ustadının mubarek naaşı Halil-ir Rahman dergahına getirildi ve burada hazırlanan menziline defn edildi.

 

Hazret-i Ustadın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs’da askeri darbe gerçekleşti ve memlekette yeni ve karanlık bir devir daha başlamış oldu. Bu sıkıntılı dönem o kadar şiddetli idiki 12 temmuz 1960 da kabrine ilişildi. Onun dirisinden çekinerek ömür boyu kendisine rahat yüzü göstermeyenler, ölümünden sonra dahi kendisinden korkdular ve Hazret-i Ustadın mubarek naaşını buradan alarak Isparta’ya mechul bir yere nakl ettiler.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 


 

 

 

 

 

 

10-Risale i Nur Hizmeti

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

İtsiklal Harbi’nden sonra devrin hükmetinin davetiyle Ankara’ya gelen BediuzzamanHazretleri ehl i imanın maruz kaldığı dehşetli fitneyi şöyle ifade ediyordu.

 

“1338 senesinde ankaraya gittim İslam orudusunun yunana galebesinden neş’e alan ehl i imanın kuvvetli efkarı içnde gayet medhiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessassane çalıştığını gördüm. Eyvah, dedim, bu ejderha imanın erkanına ilişecek…(osm.lemalar s.185-186)

 

Malesef Hazret-i Ustad’ın korktuğu gerçekleşti ve tecavuzunden endişe ettiği zihniyet imanın erkanına ilişti. Bediuzzaman Hazretleri Ankara’dan ayrılarak geldiği Van’da ikamet etmekde iken bu hava içinde hükümet erkanının evham ve şübheleri neticesi Isparta’nın Barla beldesine sürgün edilmesini şöyle değerlendiriyordu.

 

“Cenab-ı Erhamurrahimine yüzbinler şükür ediyorumki be tahdis i nimet suretinde derimki butün onların bu tazyikat ve istibdadları envar-ı kur’aniyeyi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine oduk parçaları hükmüne geçiyor işal ediyor parlatıyor ve o tazyıkları gören ve gayretin hararetiyle inbısat eden o envar ı kur’aniye barla yerine bu vilayeti belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. onlar beni bu köyde mahbus zan ediyor zındıkların rağmına olarak bilakis barla, kürsi-i ders olub ısparta gibi çok yere medrese hükmüne geçti. elhamdulillah hese minfazli rabbi (osm. mektubat 1 s.212)”

 

Ustad ulaşım yoları sıkıntılı dağ başındaki bu küçük kasabada nurları telif etmeye başladı. Her biri birer Kur’ani reçete hükmünde zamanın manevi hastalıklarına ehl-i imanın dunya ve ahiret necatına ve saadetine vesile olacak teşhis ve tedavileri muhtevi bu eserler nur talebeleri tarafından Anadolu’nun her köşesine yayıldı. Nur risaleleri milyonlarca insana manevi tiryak ve ilaç hükmüne geçti. Karanlık planları akim bıraktı. Hazret-i Ustad nurların icra ettiği tesiri ve hedeflediği neticeyi şöyle ifade ediyordu.

 

“Risale-i Nur yalnız bir cüz’i tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki külli bir tahribatı ve İslamiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kalayı tamir ediyor. yalnız hususi bir kalbin ve bir vicdanın ıslahına çalışmıyor. Belki BİN SENEDEN BERİ TERAKÜM VE TEDARİK EDİLEN MUSFİD ALETLERLE dehşetli rahneler ile kalb-i umimi ve efkar-ı ammenin bahusus avam-ı mümininin istinadgahları olan İslami esaslar ve cerayanlar ve şeairler kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umimiyi Kur’anın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle külli ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkelyakin derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler ve cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki bu zamanda Kur’an-ı mu’cizilbeyanın i’caz-ı manevisinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır” (osm.s.tasdik-i gaybi s.24)

 

Bütün kuvvetini Kur’andan alan nur risaleleri ve nur hismeti dehşetli bir istibdad ve zulum karşısında inayet-i ilahiyeye ve buyuk bir muvaffakıyete mazhar oldu. Beduzzaman Hazretleri

 

“Risaşe-i Nur sönmez, söndurulemez. Risaşe-i Nur söndurulmek içn uflendikce parlayan bir nurdur. Risaşe-i Nur  tılsım-ı kainatın muammasını keşf ve hall eden bir kaşifdir” (osm. tarihce-yi hayat s.599)

 

diyerek bu kur’ani tefsirin kuvvetini fad ediyor. Ustad bu kudsi davası uğruna defalarca zehirlendi zindanlara atıldı ömrünü sürgünlerde tüketti amma maruz kaldığı bu zulm ve istibdad çarhı onun ehl i imanın sadrına(gönlüne) şifa derdine deva olmasına mani olamadı.o maruz kaldığı bunca zulme aldırmıyordu 1952 de 76 yaşında iken eşref edibe verdiği mulakatta “keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsamda iman kal’asının istikbali selamette olsa” diyerek zulum mihraklarına meydan okuyordu. Ruhunda yarım asır önce kopan fırtınanın o yaşında dahi taptaze oldğunu gösteriyordu.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 

 


 

 

 

 

 

 

11-Risale-i Nur Mesleğinin Esası – Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

İçinde bulunduğu asırda şekillenen ve kökü dışarıda olan dehşetli dinsizlik fikrine karşı Ustad Hazretleri şu ikazda bulunuyordu;

 

“Bana ızdırb veren yalnız İslamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler haricden gelirdi.. Onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor kurt gövdenin içinde girdi şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım cemiyetin bunyesi buna dayanamaz Çünkü düşmanı sezemez can damarını koparan kanını içen en büyük hasmını dost zan eder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse iman kal’ası tehlikededir. iş benim ızdırabım yegane ızdırabım budur”(osm.t.hayat s.510)

 

“Büyük kafaları gaflet içinde göruyorum iman kal’asını küfrün çürük direkleri tutamaz onun için ben, yalnız iman üzerine butün mesaimi teksif etmiş bulunuyorum… ben, cemiyetin iç hayatını manevi varlığını vicdan ve imanını terennum ediyorum. Yalnız kur’anın tesis ettiği tevhid ve iman esasını uzerinede işliyorumki, İslam cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur!”(osm.t.hayat s.511)

 

“Bir tek gayem var. O da mezaristana yaklaştığım bu zamanda İslam memleketi lan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses alem-i İslam’ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben butun mevcudiyetimle bunlarla mucadele ediyorum bu mucahadem ile inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum bütün faaliyetim budur.!”(osm.şualar s.532)

 

İşte Risale-i Nur mesleğinin ruhu bu bakış açısıdır. Bu hizmetin mezkür hedefe ulaşmak için takib ettiği “nezihane,nazikane ve kavl-i leyn” tebliği esas tutan önce kendi nefsini muhatab kabul eden orijinal ve emsalsiz hizmet tarzını Ustad Bediuzzaman hazretlerinin şu ifadelerinde görmek mümkündür.

 

“Risale-i Nur’un esası, mayası temeli ruhu hakikati”,”iman-ı bil gayb cihetinde, sırrı vahyin feyziyle, burhani ve kur’ani bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla hakkel yakin derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakin ile hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir.”(osm.s.tasdik-i gaybi s.22)

 

Risale-i Nur akıl ve kalb kanadlarıyla Kur’an’ın engin ve zengin cevherlerini insanlığa ulaştıran manevi bir tefsir, hemde kuvvetli bir kelam dersidir. İslam tefekkür dunyasının bütn zenginliklerini ihtiva etmekle birlikde zamanın ve istikbalin manevi ihtiyaçlarına cevab verecek ilmi ve fikri bir kuvvete maliktir. Bu cihetiyle iman hakikaketlerine karşı geliştirilen bütün itirazları izale ve muterizleri ilzam etme kudreti bu eserlerde mevcuddur.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

  

 

 


 

 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

12 – İkna’ Dusturu

 

Risale-i Nura göre günümüz İslam toplumlarında iki dehşetli hal yaşanmaktadır. Birisi: Çürük materyalist temellere dayanan fen ve felsefe kaynaklı küfr-i mutlakın yaygınlaşmasıdır. İkincisi: ise hissiyat-ı insaniyenin akla, kalbe galebe çalmasıyla insanların ahireti bildikleri halde dunyanın kırılacak şişelerini elmaslara tercih etmeleridir.

 

Nur eczalarının bu iki dehşetli hale sunduğu reçete ise şudur. Eskiden küfür cehaletten geliyordu ve izalesi kolaydı. Çünkü İslam toplumlarında teslimiyet vardı ve alimlerin sözleri muslumanlara hemen tesir ediyordu. Halbuki şimdi küfür yaygınlaşmış teslimiyet kırılmışdır. Bu gunku insanların kalblerine ve akıllarına nufuz etmek ancak delil ve isbatla mumkundur. Risale-i Nur “medenilere galebe ikna’ iledir. söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” diyerek pek çok risalesiyle imani mevzuları kuvvetli delil ve huccetlerle isbat etmiş. inkarcı görüşleri çürütmüş. Ve böylelikle pek çok insanın imanını takviye etmiştir.

 

Risale-i Nura göre günahlarda tiryaki olmuş insanları içinde bulundukları halden kurtarmanın yegane çaresi iman ve salih amellerde dunyada dahi cennet lezzetleri bulunduğunu günahlarda ise aynı lezzetinde elemini gösterib hissini mağlub etmektir.

 

13-Tecdid Vazifesi 

 

Bediuzzaman Hazretleri ve telif ettiği nur risaleleri Kur’an-ı Kerim’i asrın idrakine uygun bir tarzda takdim etmesi ve icra ettiği tesiri sebebiyle

“Allah her yuz sene başında bu dini tecdid etmek için bir muceddid-i din gönderir.”

mealindeki hadis-i şerife tam manasıyla masadak olmuştur.

 

Not: hadis, Ebuderda, Beyhaki, Hakem, Tabarani, İbn-i Adyy ve Hatib Bağdaki tarafından sahis senedlerle rivayet edilmiştir. Hadis alimleri bu hadisin sıhhatinde ittifak etmilerdir. Hadisde “ummet” tabirinden meceddidin yapacağı hizmetin butun ummete veya kısm-ı ekserisine yönelik bir faaliyet olması gerekdiği anlaşılır. cüzi hususi faaliyetler bir şahsın muceddidliğine delil olamaz. Tecdidden kasıt kitab ve sunnetin ve onların iktiza ettiği şeylerin terk edildiği unutulduğu bidat ve dalaletlerin her yeri istila ettiği bir zamanda kitab ve sunnetin hukumlerini ihya etmek bidatları fikren ve amelen ortadan kaldırmaktır.

 

Gerek kendi memleketimizde gerekse alem-i İslamda alimlercede husn-i kabul gören bu mazhariyete assın tecdid vezifesine kendinisini hazırlayan bir halet-i ruhuyesini Ustad Bediuzzaman Hazretleri şöyele anlatır.

 

“eski harb-ı umumide(1.dunya savaşında) ve daha evvellerinde bir vakıayı sadıkada görüyorumki Ararat Dağı denilen meşhur ağrı dağının altındayım bir den o dağ müdhiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dunyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde bakdımki merhum validem yanımdadır. Dedim ana korkma Cenab-ı Hakkın emridir o hem Rahimdir hem Hakimdir.

 

Birden o halette iken bakdımki mühim bir zat bana amirane diyorki “i’caz-ı kur’anı beyan et!” (kur’anın herkesi aciz bırakan hakikatlerini insanlara göster)uyandım anladımki bir buyuk infilat olacak o infilat ve inkılabdan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak (yani kur’an çevresindeki halkalar aile ahlakı, toplum ahlakı, devlet ahlakı, Kur’an-ı Kerime hizmet eden ordu halkası) kırılacak doğrudan doğruya kur’an kendi kendini mudafaa edecek ve Kur’ana hucum edilecek. İ’cazı (aciz bırakan elmas hakikatleri) onun bir zırhı olacak ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda ızharına(görunmesine) haddimin fevkınde olarak benim gibi bir adam namzet olacak ve namzed olduğumu anladım” (osm. s.tasdik-i gaybi s.222)

 

“Evet bu zamanda hem iman ve din hem hayat-ı ictimaiye ve şeriat hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslamiye için gayet ehemmiyetli bir muceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi olan hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasındaki tecdid en mukaddesi ve en buyuğüdür şeriat ve hayat-ı ictimaiye ve sayasiye daireleri ona nisbeten ikinci ve üçüncü dördüncü derede kalıyorlar rivayet-i hadisiyedeki tecdid-i din hakkında olan ziyade ehemmiyet ise imani hakaikdedki tecdid itibariyledir. Fakat efkar-ı ammede ve hayat perest insanların nazarında zahiren geniş ve hakimyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaye-i İslamiye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli görunduğu için o adese ile o nokta-i nazardan bakıyorlar ve mana veriyorlar.

 

Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsunki bu asırda Risale-i Nurun hakiki şakirdlerinin şahs-ı manevisi hakaik-i imaniyeyi muhafazada tecdid vazifesini yapdırmıştır. Yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede tesirli ve fatihane neşriyatıyla gayet dehşetli ve kuvvetli zındıkanın ve dalaletin hucumuna karşı tam mukabele edib yüzbilner ehl-i imanın imanlarını kurtardığına kırk bin adam şehadet eder. Amma benim gibi aciz ve zaif bir biçarenin böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklendiğim tarzında biçare şahsımı medar-ı nazar etmemeli” (osm. s.tasdik-i gaybi s.192)

 

Bediuzzaman Hazretleri bir başka mektubundada zaman cemaat zamanı olduğundan bahisle şahsını geri plana çekerken tecdid noktasında Risale-i Nurları ve nur talebelerinin şahs-ı manevisini nazara vermekde ve şu hususlara vurgu yapmaktadır.

 

“Görduğunuz meziyetler benim değil Risale-i Nurundur. O da Kur’an-ı Hakimin bir hakikatinin bir tefsiridir. Ve her asırda dine ve imana tam hizmet eden mucedidler geldikleri gibi bu acib ve komitecilik ve şahs-ı maneviyi dalaletin tecavuzu zamanında bir şahs-ı manevi muceddid olmak lazım gelir. Eski zamana benzemez şahs ne kadarda harika olsa şahs-ı maneviye karşı mağlub olmak kabildir. Risale-i Nurun o cihette bir nevi muceddid olması kaviyyen muhtemel oldğundan o sıfatlar haşa benim haddim değil belki mukerrer yazdığım gibi benim hayatım Risale-i Nura bir nevi çekirdek olabilir. Kur’anın feyziyle Cenab-ı Hakkın ihsanıyla o çekirdekden Risale-i Nurun meyvedar kıymetdar bir ağaç hükmüne icad-ı ilahi ile geçmesidir. Ben bir çekirdekdim çürüdüm gittim bütün kıymet kur’an-ı hakimin manası ve hakikatli tefsiri olan risale-i nura aiddir.” (osm.emridağ lahikası 2 s.120)

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha


 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

14-Siyatten Tecerrud 

 

Ustad Bediuzzaman Hazretleri Risale-i Nur hizmetini ve nur talabelerini yalan uzerine kurulu dunya siyasetinden hep uzak tutdu. Fırtınalı bir zamanda siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet etmeyi neticesiz ve faidesiz görduğunden ve hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıtayı iman hizmeti bildiğinden bütn himmetiyle ona çalışmayı daha luzumlu bularak şöyle diyordu.

 

“Bu zamanda ehl-i İslamın en mühim tehlikesi fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yeganesi nurdur, nur göstermektirki kalbler ıslah olsun imanlar kurtulsun eğer siyaset topuzu ile hareket edilse galebe çalınsa o kafirler munafık derecesine inerler. Münafık kafirden daha fena olur. Demek topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer saklanır nifaka inkılab eder. Hem nur hem topuz ikisini bu zamanda benim gibi bir aciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lazım geliyor.” (osm.lemalar s.105)

 

Siyasi tarafgirlikle körleşen nazarları siyasetten tecerrudle Kur’anın nururna çevirdi. Kur’anın elmas gibi hakikakatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedi menfaat uzerine dönen siyaseti canavar bildi. Siyasetin fena neticelerinden bahisle” euzubillahi mineşşeytani vessiyaseti” dedi ve hayat-ı siyasiyeye hiç bulaşmadı. Risale-i Nur KUR’ANIN MANEVİ BİR TEFSİRİDİR tefsir ilmi kısaca, “Kur’anın gizli nüktelerini gizli manalarını keşf , beyan ve ızhar etmekdir.” diye tarif edilmiştir.

 

İmam-ı Gazali ra. Kur’anı sahili olmayan bir denize benzetir. Bu denizin derinliklerinde ise inciler, yakutlar, mucevherler vardır. Tefsir ilmi işte bu gizli olan bu incileri bu hakikatları ortaya çıkaran ilimdir. Bu yönüyle kur’anın inceliklerinden hakikatlerinden bahs eden her kitap bir nevi tefsirdir. İslam aleminde şimdiye kadar bu sadedde pek çok eser telif edilmiştir. Bediuzzaman Hazretleri Risale-i Nurun tefsir olduğunu şu şekilde ifade eder.

 

“Risale-i Nur kur’anın çok kuvvetli hakiki bir tefsiridir. Tekrarla dediğimizden bazı dikkatsizler tam manasını bilmediğindiklerinden bir hakikati beyan etmeye bir ihtar aldım. O hakikat şudur.

 

Tefsir iki kısımdır. Birisi, malum tefsirlerdirki, kur’anın ibaresini ve kelime ve cumlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’anın imani olan hakikatlerini kuvvetli huccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti vardır. Zahirdeki malum tefsirler bu kısmı bazan mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susduran bir manevi tefsirdir. (osm şualar 2 s.545)

 

Yine muellifinin tarifiyle

 

“ekseriyetle kur’anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sunuhat ve istihracat-ı kur’aniye” (osm.s.t.gaybi s.81)

 

olan Risale-i Nur

 

“doğrudan doğruya kur’anın bahir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lema-i i’cazı-ı manevisi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve o maden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyedir. ” (osm.şualar 1 s. 1)

 

Risale-i Nurları telif ederken doğrudan doğruya kur’anı kerimden istifade eden Bediuzzaman Hazretleri eserlerini nasıl kaleme aldığını şöyle ifade etmektedir.

 

“Yalnız imam(imam-ı rabbani) o mektublarında tavsiye eettiği gibi çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor tevhid-i kıble et yani birini Ustad tut, arkasından git başkasıyla meşgul olma şu en mühim tavsiyesi benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar duşundum bunun arkasındanmı yoksa ötekininmi yoksa daha ötekininmi arkasından gideyim tahayyurde kaldım her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var biriyle ikitifa edemiyordum. O tahayyurde iken cenab-ı hakkın rahmetiyle kalbime geldiki bu mehtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’anı hakimdir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise en ala mürşid ve en mukaddes Ustadda o dur. Ona yapıştım. Nakıs ve perişan istidadım elbette layıkıyla o mürşid-i hakikinin ab-ı hayat hükmündeki feyzini muss edib alamıyor. Fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi o ab-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur’andan gelen o sözler ve o nurlar yalnız akli mesail-i ilmiye değil belki kalbi,ruhi, hali mesail-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdar muarıf-i ilahiye hükmündedirler.” (osm. mektubat s.204)

 

“bütün sözlerde konuşan ben değilim belki işarat-ı kur’aniye namına hakikattir. Hakikat ise hak söyler doğru konuşur. eğer yanlış bir şey gördunuz muhakkak bilinizki haberim olmadan fikrim karışmış karışdırmış yanlış etmiş.” (osm. sözler 312)

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 


 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

15-Risale-i Nur Kur’an’ın Manevi Bir Tefsiridir

 

Tefsir ilmi kısaca, “Kur’anın gizli nüktelerini gizli manalarını keşf , beyan ve ızhar etmekdir.” diye tarif edilmiştir. İmam-ı Azali ra. Kur’an’ı sahili olmayan bir denize benzetir. Bu denizin derinliklerinde ise inciler, yakutlar, mucevherler vardır. Tefsir ilmi işte bu gizli olan bu incileri bu hakikatları ortaya çıkaran ilimdir. Bu yönüyle Kur’anın inceliklerinden hakikatlerinden bahs eden her kitap bir nevi tefsirdir.

 

İslam aleminde şimdiye kadar bu sadedde pek çok eser telif edilmiştir. Bediuzzaman Hazretleri Risale-i Nurun tefsir olduğunu şu şekilde ifade eder.

 

“Risale-i Nur Kur’an’ın çok kuvvetli hakiki bir tefsiridir. Tekrarla dediğimizden bazı dikkatsizler tam manasını bilmediğindiklerinden bir hakikati beyan etmeye bir ihtar aldım. O hakikat şudur. Tefsir iki kısımdır. Birisi, malum tefsirlerdirki, Kur’an’ın ibaresini ve kelime ve cumlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’an’ın imani olan hakikatlerini kuvvetli huccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti vardır. Zahirdeki malum tefsirler bu kısmı bazan mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susduran bir manevi tefsirdir.” (osm şualar 2 s.545)

 

Yine muellifinin tarifiyle;

 

 “Ekseriyetle kur’anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sunuhat ve istihracat-ı kur’aniye” (osm.s.t.gaybi s.81)

 

olan Risale-i Nur;

 

“Doğrudan doğruya kur’anın bahir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lema-i i’cazı-ı manevisi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve o maden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyedir. ” (osm.şualar 1 s. 1)

 

Risale-i Nurları telif ederken doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’den istifade eden Bediuzzaman Hazretleri eserlerini nasıl kaleme aldığını şöyle ifade etmektedir.

 

“Yalnız imam (İmam-ı Rabbani) o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor; tevhid-i kıble et yani birini ustad tut, arkasından git başkasıyla meşgul olma. Şu en mühim tavsiyesi benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar duşundum bunun arkasındanmı yoksa ötekininmi yoksa daha ötekininmi arkasından gideyim tahayyurde kaldım her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var biriyle ikitifa edemiyordum.

O tahayyurde iken Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldiki bu mehtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’anı Hakim’dir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur.

Öyle ise en ala mürşid ve en mukaddes ustadda o dur. Ona yapıştım. Nakıs ve perişan istidadım elbette layıkıyla o mürşid-i hakikinin ab-ı hayat hükmündeki feyzini muss edib alamıyor fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi o ab-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur’an’dan gelen o sözler ve o nurlar yalnız akli mesail-i ilmiye değil belki kalbi,ruhi, hali mesail-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdar muarıf-i ilahiye hükmündedirler.” (osm. mektubat s.204)

 

“bütün sözlerde konuşan ben değilim belki işarat-ı kur’aniye namına hakikattir. hakikat ise hak söyler doğru konuşur. eğer yanlış bir şey gördunuz muhakkak bilinizki haberim olmadan fikrim karışmış karışdırmış yanlış etmiş.” (osm. sözler 312)

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha

 


 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

16-Risale-i Nur Kuvvetli Bir Kelam Dersidir

 

Kelam ilmi, mevzuu ve gayesi itibariyle iki türlü tarif edilmiştir. Mevzuuna göre kelam ilmi, Allahu tealanın zatından ve sıfatlarından, nübüvvet ve risaletine dair meselelerden, mebde ve mada, dünya ve ahiret itibariyle yaratılmışların mahiyetlerinden İslami esaslara göre bahs eden bir ilimdir. Gayesine göre ilm-i kelam ise: kesin, kati deliller kullanmak ve vakı’ olacak şübheleri izale etmek soretiyle dini akideleri ve inançları isbatlayan bunlara güç veren bir ilimdir.

 

Alimler kelam ilmiyle beraber bütün İslami ilimlerin gayesini “dunya ve ahiret saadetini temin etmek” diye hulasa ederler bununla beraber İslam uleması kelam ilminin tali derecede bazı gaye ve faidelerinden de bahs etmişlerdirki onları şöyle sıralamak mümkündür. Kelam ilmi, insanın imanını taklid derecesinden kurtarıb tahkiki kesin ve sarsılmaz iman derecesine yükseltir. Doğru yolu arayanı irşad eder, dinsizleri ve bidat taraftarlarını susdurur, akaid esaslarıı dalalet ehlinin ileriye sürecekleri şübhelerle sarsıntıya uğramakdan kurtarır, amel sahasında insanın niyyetini saflaştırır itiikadını sağlamlaştırır.

 

Risale-i Nur yukarıda sıralanan gayeler itibariyle kelam ilmini de ihtiva eder. Fakat eski kılasik kelam ilminden usul açısından ayrılır. Mesesla klasik kelam : tevhid mevzuunda daha çok hudus ve imkan delilini kullanırken Risale-i Nur ağırlıklı olarak Kur’ani ve metod olan nizam ve gaye delilini kullanmış “her şeyde cenab-ı hakka giden bir yol” bulmuştur.

 

Bediuzzaman Hazretleri nur hizmetinin ilm-i kelam noktasındaki bu hususiyetini bir talebesine verdiği bir cevabda şöyle ifade ediyor.

 

“mektubunda ilm-i kelam dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zaten o dersi alıyorsunuz yazdığınız umum sözler o nurlu ve hakiki ilm-i kelamın dersleridir imam-ı rabbani gibi bazı kudsi muhakkıklar demişlerki ahir zamanda ilm-i kelamı yani ehl-i hak mezhebi olan mesail-i imaniyeyi kelamiyeyi birisi öyle bir surette beyan edecekki.. umum ehl-i keşf ve tarikatin fevkınde o nurların neşrine sebebiyet verecektir.” (osm.barla lahikası s.162)

 

Nur risalelerinin bu işaret-i gaybiyeye mazhariyeti şubhesizdir.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha

 


 

 

 

 

17 – Bid’alara Muhalefet 

 

Risale-i Nur davasının mühim bir esası da bid’alarla mücadele etmektir. Bediuzzaman Hazretleri sünnet-i seniyye bahsinde

 

“ahkam-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. bidalar ise elyevme ekmeltu leküm dineküm sırrına münafi olduğu için merdutdur.” der (osm Barla Lahikası s.162)

 

Ustad Risale-i Nurun dost, kardaş ve talebe dairelerinin sınırlarını belirlerken,

 

“dostun hassası ve şartı budurki: kat’iyyen, sözlere ve envarı-ı kur’aniyeye dair olan hizmetimize ciddi tarafdar olsun ve haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben tarafdar olmasın, kendinede istifadeye çalışsın”(osm.mektubat s.141)

 

diyerek bid’alara taraftar olanları dost olarak dahi kabul etmemektedir.

 

“mazi tarafına göçüb giden kafile-i beşer içinde gayet nurani parlak enbiya, sıddıkıyn, şüheda, evliya, salihiyn kafilelerini gördümki, istikbal zulumatını dağıdıb ebede giden yolda bir cadde-i kübra-i müstakımede gidiyorlar… birden fesubhanellah dedim. Zulmet-i istikbali tenvir eden ve kemal-i selametle giden bu nurani kafile-i uzmaya iltihak etmemek ne kadar hasarat ve helaket olduğunu zerre miktar şuuru olan bilmesi lazım acaba bid’aları icad etmekle o kafile-i uzmadan inhiraf eden.. nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir.? Rasul-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam, rehberimiz ferman etmişki küllü bidatindalaletün ve küllü dalalatin finnari (yani, bütün bid’alar dalalettir ve bütün dalaletler ateşin içindedir) acaba bu ferman-ı kat’iye karşı ulema-ı sui tabirine layık bazı bid’atlar hangi maslahatı buluyorlari hangi fetvayı veriyorlar ki.. luzumsuz zararlı bir surette şeair-i İslamiyenin bedihiyatına karşı geliyorlar.. tebdili kabil göruyorlar? olsa olsa muvakkat bir cilve-i manadan gelen bir intibah-ı muvakkat, o ulema-ı sui aldatmıştır.(osm. mektubat s.245-246)

 

Risale-i Nur ahir zamanın en büyük bidatlarından biri olan ecnebi(batının latin harflari) hurufuna karşı da 18. lemada

 

“o bidalar ve acemi ve ecnebi hurufunun intişarı zamanı olan o ahir zamanın fena adamları bir kısım ulema-ı suidirki, hırs sebebiyle batınlarını(midelerini) haramla doldurmak için bid’alara yardım edenler ve fetva verenlerdir” (osm.s.tasdik-i gaybi s.134)

 

diyerek yeni harfe muhalefet etmiş, Kur’an harfleriylerine sahib çıkmayı talebelerinin en önemli vazifelerinden biri olarak görmüştür. Bu çerçevede

 

” Risale-i Nur, zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da huruf ve hattı kur’anı muhafaza etmek bir vazifesi….” (osm.kastamonu lahikası s.136-137)

 

olduğunu bir çok mektubunda ifade eder. Zira Ustada göre bid’alara tarafdarlık etmek, kebairdenden öte, ekberulkebairdir. Barla’da iken yazdığı bir mektubunda..

 

“yedi kebairi soruyorsunuz. kebair çoktur, fakat ekberul kebair ve muvabakat-ı seb’a tabir edilen günahlar yedidir” demiş ve bu yedi günahı şöyle sıralamıştır: “katl,zina,şarab,ukuk-u valideyn(yani kat’i sıla-ı rahim)(anne babaya asi olma,akrabalarla irtibatı kesme), kumar, yalancı şehadetlik , dine zarar verecek bid’alara tarafdar olmakdır”(osm.barla lahikası s. 179)

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha

 


 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

18-Kur’an Hattını Muhafaza

 

Risale-i Nur hizmetinin ruhu ve esası kur’ana hizmettir. Hazreti Ustadın bu çerçevede son derece önem verdiği maksadlarından biride Kur’an hattına hizmet ve onu muhafaza etmek idi. O şöyle diyordu:

 

“Risale-i Nurun mühim bir vazifesi, alem-i İslamın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u arabiyeyi muhafaza etmektir.”(osm.emirdağ lahikası 1 s.81)

 

Bediuzzaman Hazretleri “ahiret kardeşlerime mühim bir ihtar” başlıklı mektubunda nasıl Risale-i Nur talebesi olunabileceği hususunda şu sınırları çiziyordu:

 

“Risale-i Nura intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran Risale-i Nur talebesi ünvanını alır. ve o ünvan altında her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevi kazanclarımda hissedar olmakla beraber benim gibi dua eden kıymettar binler kardaşların ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur” (osm.kastamonu lahikası s.35)

 

Ustad Hazretleri tarafından yapılan ” nur talebesi” tarifindeki bu ayrıntıları, Hazret ali r.a. efendimiz de aynı paralelde farklı ifadelerle teyid ettiğini 18.lemadaki şu satırlarda görmekteyiz:

 

“Hazreti imam-ı Ali r.a. huruf-u ecnebiyi ( latin harflerini) İslamlar içinde kabul ettirmek hadisesi ile ulema-ı suin bid’alara yardımlarından teessufle bahs edib, o iki hadise ortasında irşadkarene bazılarından bahs ediyor ki o sekine olan ism-i azam ile ecnebi hurufuna karşı mukabele ediyor ve hem ulemayı suya karşı muhalefet ediyor. işte bu zamanda o adamlar Risale-i Nur şakirdleri ve naşirleri oldukları şübhesizdir. çünkü onlardırkii hattı kur’anı muhafaza ediyorlar ve bid’akar bir kısım ulemalara karşı mukavamet ediyorlar” (osm.s.tasdik-i gaybi s.137)

 

bir nur talebesi, bizzat Ustadı tarafından beyan edilen ve

 

” hattı Kur’anın tebdiline karşı, Kur’an şakirdlerinin bütün kuvvetleriyle hattı Kur’anı muhafazaya çalışması” (osm.mektubat s.278)

 

gerekdiğine işaret eden bu emsal ifadeleri, nazar-ı dikkat ve imtisalinden uzak tutabilirmi?

Hazret Ustadın hayatda olduğu sürece hiç aksamadan aynen devam etmiş olan yazı hizmetini ve hattı kur’anı muhafaza hedefini onun vefatından sonra bir ayrıntı ve hususi bir kemal gibi görmek.. münferid, ındi beyanlarla bu hizmeti bir kısım nur talebelerine mahsus güzel bir gayretkeşlik olarak göstermeye çalışmak doğru bir değerlendirme olabilirmi? halbuki Ustad, Risale-i Nurun ehl-i hakikate baki bir rehber ve layemut bir mürşid olduğunu beyan ederken talebelerine asıl muracaat kaynağı olarak Risale-i Nurları göstermekte

 

“benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa benimle değil hadim-i Kur’an olan Ustadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir” (osm.kastamonu lahikası s.36)

 

buyurmaktadır. Öyle ise sıhhatı muhakaşalı nakillerde mutlak referans Ustadın bizatihi kendi ifadeleri olmalı prensib itibariyle Risale-i Nurlarla tenakuza düşmeyen ifadeler makbulumuz olmalıdır. Kimsenin rivayeti asrın imamının kendi sözünden daha muteber değildir. Risale-i Nur gibi asrın hizmet proğramını muhtevi layemut bir eserde bahsi geçen her hangi bir mezu’, gerekçesi ne olursa olsun asılsız bir maslahata binaen söylenmiş kabul edilirse, bu kabulun Hazret-i Ali r.a. efendimize nisbet edilen takiyye istadından hiç bir farkı yoktur. Böyle kahraman-ı İslam ve ehl-i imanın rehberi olan bir zatı, aslında kabul etmediği beyanlarla muttasıf görmek, ona muahbbet değildir o çeşit muhabbetten Hazret Ustadda teberri eder.

 

Halbuki Bediuzzaman Hazretleri huruf-u Kur’aniyeyi muhafaza hizmetini o kadar önemsiyorduki yazdığı mektubunda bile talebelerine esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü biadedi hurufat-ı rasailinnurilleti ketebtüm ve tektübüne yani

 

“Risale-i Nurdan yazdğınız ve yazmakda oldğunuz harflerin sayısınca Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi üzerinize olsun”(osm.kastamonu lahikası s.98)

 

diye selam veriyor bu vesile ile dahi onları yazmaya teşvik ediyordu. işarat-ı kur’aniye bahsinde otuz uç ayetten bir olarak

 

“femsehu bivucuhiküm ve eydiküm cümlesinin iması ve remzi ile o menbaıdan gelen nura (Risale-i Nura) yüzünüz ile müteveccih olub mutalaa ve istifade ediniz. ve ellerinizde kalemlerle neşr edib halkları sukut-ı ahlakdan suuda ve terakkiye çıkmalarına çalışınız” (osm.s.tasdik-i gaybi s.92)

 

ifadeleri yazı hizmetinin hakikatte ne olduğuna nasıl anlaşılması lazım geldiğine gaybi bir tasdik sikkesidir.

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 


 

 

 

 

 Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

19- Şeker Mektubu

 

Alem-i İslam’ın ekseriyet-i mutlakasının hattı ve yazısı olan Kur’an harflerinin muhafazasını ve öğrenilmesini Risale-i Nur talebelerinin öncelikli hizmetlerinden biri olarak gören Ustad Hazretleri, hayatı boyunca hediye kabul etmediği halde, yemin ederek şöyle diyordu:

“Ben kasemle temin ederimki, bir küçük risaleyi kendiene bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer, belki her bir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.”

Bediuzzaman Hazretleri “şeker mektubu” namıyla iştihar etmiş bu mektub emsali bu kadar tahşidatda bulunduğu yazı hizmetinin aleyhinde bulunmayı ise şöyle tanımlamaktadır.

 

“Meatteessuf, Risale-i Nurun imansız ve emansız cin ve insAllah duşmanları, onun çelik gibi metin kal’alarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli huccetlerine mukabele edemediklerinden, çok gizli desiseler ve hafi vasıtalar ile haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve futur vermek ve yazıdan vaz geçirmek cihetinde şeytancasına hucum edib darbe vuruyorlar.” (osm.kastamonu lahikası s.26)”

 

ve ezvecehüm ve evledehüm fıkrasını dua ve munacatımda ilave ettiğim dakikada hatırıma geldi ki… kalben, kalemen bilfiil alakadar olmak şartıyla, yirmi dört saatde yüz defa, tasavvurca beşyuz defa, manevi kazanç ve duamda hıssedar olmağa müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu sualleriniz beni sizin hesabınıza çok mesrur etti ve bir veşaret oldu ” (osm. barla lahikası s.145)

iltifatı bu vadide calib-i dikkattir.

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha

 


 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

20-Yazı Hizmeti ve Yazı Mektubu

 

YAZI HİZMETİ VE MATBAA

 

Risale-i Nur hizmetinin neşri esnasında matbaanın devreye girmesi hususen bu maksadla teksir makinesi alınmasını ” ey bin kalemli katib, hoş geldin” diyerek memnuniyetle karşılayan Bediuzzaman Hazretlerinin kalemle hizmete dair bunca izahını “şimdi matbaa var, artık yazı zamanı değil ” diyerek yazı hizmetini yazı hizmetini munhasıran o dönemdeki bazı imkansızlıklara bağlamak hattı Kur’anı muhafaza hizmetinin ruhuyla asla bağdaşmaz.

 

Emirdağ Lahikasında Ustad bu mukadder itiraza şu nükteli cevabı vermektedir

 

“bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit arabacılar telaş edib dediler. Bizim sanatımız bozuldu. Halbuki şümendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. İnşallah onun gibi nur yazıcıları değil tevakkuf belki daha ziyade yazı ile defter-i amallerine hasenat kayd edecekler.” (osm.emirdağ lahikası s.175)

 

YAZI MEKTUBU

 

Ustad Hazretleri ehemmiyetine binaen en az onbeş gunde bir defa okunmalıdır dediği ihlas risalesinin hemen arkasına eklediği  “yazı mektubu” namıyla maruf ikazında “bir kısım kardaşlarıma hususi bir mektubdur” diyerek şu hakikakatleri beyan etmektedir.

 

“Yazıda usanan ve ibadet ayları olan şuhur-u selasede sair evradı beş cihetle ibadet sayılan Risale-i Nur yazısına tercih eden kardaşlarıma iki hadis-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.

 

 

Birincisi:

 

يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاۤءِ بِدِمَاۤءِ الشُّهَدَاۤءِ

evkemakal. yani ” mahşerde ulema-i hakikatin sarf ettikleri mürekkeb şehidlerin kanıyla muvazene edilir o kıymette olur.”

 

İkincisi:

 

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهِيدٍ

evkamakal. yani “bidaların ve dalaletlerin istilası zamanında sünnet-i seniyeye ve kakikat-i Kur’aniyeye temessük edib hizmet edenyüz şehid sevabını kazanabilir.”

 

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofi meşreb kardaşlarım, bu iki hadisin mecmuu gösterir ki böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı şeriata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübarek halis kalemlerden akan siyah nur veya abı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size faide verebilir öyle ise onu kazanmaya çalışnız.

 

Eğer deseniz hadisde alim tabiri var biz bir kısmımız yalnız katibiz.

 

Elcevab: Bir sene bu risaleler ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan bu zamanın mühim hakikatli bir alimi olabilir. Eğer anlamasada madem Risale-i Nur şakirdlerinin bir şahs-ı manevisi var şübhesiz o şahs-ı manevi bu zamanın mühim hakikatli bir alimidir. Sizin kalemleriniz ise o şahs-ı manevinin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyaketsiz olduğum halde haydi hüsn-i zannınıza binaen bu fakire bir Ustadlık ve tebeiyyet noktasında bir alim vaziyeti verdiğinizden bağlanmışsınız ben ümmi ve kalemsiz olduğum için sizin kalemleriniz beni kalemim sayılır hadisde gösterilen ecri alırsınız” (osm. lemalar s.175)

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha

 


 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

21-Risale-i Nur Yazmanın Dunyevi ve Uhrevi Faideleri

 

Bu iki hadis-i şerifden alınan bir ilhamla Risale-i Nuru yazmanın dünyevi ve uhrevi pek çok faidelerinden Risale-i Nur’da beyan edilen ve şakirdlerinin tecrubeleriyle tasdik edilen yalnız bir kaç danesini beyan ediyoruz.

 

BEŞ TÜRLÜ İBADET:

 

1-EN MÜHİM BİR MÜCAHEDE OLAN EHL-İ DALALETE KARŞI MANEN MÜCAHEDE ETMEK

2-ÜSTADINA NEŞR-İ HAKİKAT CİHETİNDE YARDIM SURETİYLE HİZMET ETMEK

3-MÜSLÜMANLARA İMAN CİHETİNDE HİZMET ETMEK

4-KALEMLE İLMİ TAHSİL ETMEK

5-BAZAN BİR SAATI BİR SENE İBADET HÜKMÜNE GEÇEN TEFEKKÜRİ OLAN İBADETİ YAPMAKTIR.

 

BEŞ TÜRLÜDE DÜNYEVİ FAİDESİ VARDIR :

 

1-RIZIKDA BEREKET

2-KALBDE RAHAT VE SURUR

3-MAİŞETTE SUHULET

4-İŞLERİNDE MUVAFFAKIYET

5-TALEBELİK FAZİLETİNİ ALMAKLA, BÜTÜN RİSALE-İ NUR TALEBELERİNİN HAS DUALARINA HISSADAR OLMAKDIR

 

kalemle nurlara hizmet ve sadakatle galebesi olmanın iki mühim neticesi vardır.

1- Ayat-ı Kur’aniyenin işaretiyle, imanla kabre girmektir.

2- Bütün şakirdlerin manevi kazançlarına nur dairesindeki şirket-i maneviye sırrıyla umum onların hasenatlarına hissedar olmaktır. Hem bu talebesizlik zamanında melaikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulum-u diniye sınıfına dahil olub(bazı ehl-i keşfin kati müşahedesiyle sabittir) alem-i berzahda talii varsa tam ve muvaffak olmuşsa Hafız Ali ve meyvede bahsi geçen meşhur talebe gibi şuheda hayatına mazhar olmaktır (osm.emirdağ lahikası 1 s.187)

 

eserlerin yazılarak çoğaltılması yani neşr-i hakikat cihetiyle yapılan hizmet bu beş nev-i ibadetin ve bu kadar hikmet ve maslahatın içinde sadece bir danesini teşkil etmektedir. Muazzez Ustadımız yazı hizmetine dair yaptığı bu kadar tahşidatın arkasından bu hizmete ziyade ehemmiyet veren nur talebeleri hakkında

 

“Kalbime geldiki bu kahramanların şimdide bir mükafatı yok mu?”

 

 sualine ise şöyle cevab vermektedir.

 

“birden ihtar edildiki onlar bu mucmuayı yazmakla feylesofları susduran, imana getiren kuvvetli bir ders-i imaniyi en evvel kendi kendine tam okuyorlar manevi bir hazine kazanıyorlar hem onlar bu mübarek kalemleriyle eski zamanda islamiyetin büyük mücahid kahramanlarının kılınçlarının kudsi hizmetlerini göruyorlar elbette istikbal onları, nurcuları çok alkışlayacak” (osm.emirdağ lahikası 1 s.146)

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha


 

 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

22-Osmanlıca ve Latin Harfleri

 

Ustad Hazretleri Kur’an harfleri uzerindeki bu hassasiyeti sebebi ile kendisini ifratla ittiham ederek

 

“en mühim hakaik-i Kur’aniye ve imaniye ile meşgul olduğun halde, neden onu muvakkaten bırakıb en ziyade manadan uzak olan huruf-u hecaiyyenin adedlerinden bahsediyorsun?”

 

sualine karşı

 

 “çünkü bu meşum zamanda Kur’anın bir temel taşı olan hurufuna hucum ediliyor ve onların tebdiline çalışıyorlar” (osm.emirdağ lahikası 1 s.146)

 

cevabını veriyor. Her vesile ile hattı-ı Kur’anın muhafaza edilmesi hizmetinin ehemmiyetine işaret ediyordu. Bediuzzaman Hazretleri bu hususda talebelerinin önüne şu hedefi koymuştu.

 

“Ey ıhvan! madem Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle bizi Kur’an-ı hakime hizmetkar kabul ettiğini gösterir bir tarzda bizi muvaffak ediyor bizde merhametine ve inayet ve tevfikıne istinad edib o merkez-i nuraninin etrafında mutesanid bir daire-i muhita olmaya çalışmalıyız ve hattı Kur’anın refine çalışanları susdurmalıyız. ve Kur’anı unutturmaya niyet edenlerin niyetlerini onlara unutturmalyız. Evvela, her birimiz evladı olan varsa laakal bir veledini yoksa musteid başka bir cocuğa Kur’anı öğretmeliyiz. Kendi öğretmesede öğretmek için himaye ve teşvik vasıtasıyla birisini yetiştirmeliyiz.” (osm.rumuzat-ı semaniye s.20)

 

“Nurun İlk Kapısı” eserinde ” Risale-i Nur’dan eskimez yazı öğrenmeye gelince” diye başlayan bölümde ise nur talebeleri Ustadlarından aldıkları dersle şöyle diyorlar.

 

“Kur’an yazısıyla olan nur risalelerini yazmakdaki kazancımız çok buyukdur. Eskimez yazıyı kısa bir zamanda öğreniyoruz. Hem yazarken malumat elde ediyoruz. Hem Risale-i Nur eczalarını çoğaltmakla imana ve Kur’ana hizmet edildiği için pek buyuk manevi kazanclar kazanıyoruz. Hem yazılarak edinilen bilgi hafızaya daha esaslı yerleşiyor. Bunun içn şimdiye kadar binlerle genç Risale-i Nuru yazarak Kur’an yazısını öğrenmiş ve öğrenmektedir.” (osm.nurun ilk kapısı s.195)

 

Kur’an yazısını bilmeyen ve öğrenme imkanını gerçekden bulamayan kimseler o fırsatı bulub öğreninceye kadar haliyle diğer yazılardan istifade edebilir bu onlar için elbette bir zarurettir. Ancak ölçü şu dustur olmalıdır.

 

“Risale-i Nurun bir vazifesi huruf-u Kur’aniyeyi muhafaza olduğundan  yeni hurufa zaruret derecesinde inşallah musaade olur” (osm.kastamonu lahikası s.444)

 

yani bu ruhsat öğrenme imkanını bulduğu ve Risale-i Nurlarıda anladığı halde hala zaruret diyrek o yazıyı (latin harflerini) hizmetine esas yapmayı meslek haline getiremez

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha


 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

23-Nur Hizmetinin İntişarı ve Ahmed Husrev Altunbaşak

 

Koca Osmanlı devletinin vakt-i inkırazının ilk yılları, henuz çoklarının açıkca mucadele etmekden çekindikleri İslam hesabına en ufak kıpırdanmalara dahi ağır bedellerin ödetildiği sıkıntılı gunlerdi. Bediuzzaman Hazretleri ve etrafında halkalanan nur talebeleri işte o kaht-ı rical devrinde islam alemini kucaklayan hizmetleriyle bütün menfi cerayanlara karşı dereniyor. Bir çoklarının artık ümidsizliğe duştuğu bir dönemde geleceğe umid ve kararlılıkla bakıyor, ehl-i imanı, hususan nesl-i atiyi kendilerini bekleyen ahir zaman fitnelerinden kurtarmak için olanca gayretleriyle mucahade ediyorlardı.Öyle ki onlar bu uğurda hakaik-i imaniye ve şeair-i islamiyeyi muhafaza ve ilan adına yasa dışı cemiyetcilikle şeriatcilik ve hılafet-i islamiyeyi tesis etme gayesiyle devletin temel esaslarını değiştirmeye yönelik faaliyetlerde bulunmakla suçlanıyor bir mahkemeden ötekine taşınıyor hukuk dışı kararlarla yıllarca hapis cezasına mahkum ediliyorlardı.

 

Nur talebeleri hizmet imaniyeleri sebebiyle hapis ve surgunlerle sosyal ve ekonomik hayatları gelce uğratılmakla ağır bedeller öduyorlar amma Risale-i Nurdan aldıkları feyzle hizmetlerinde sebat ediyorlardı.

 

Çile kahramanı buyuk Ustad tarihce-i hayatında hayatının hulasasını şöyle tasvir eder.

 

“Seksen küsür senelik bütün hayatımda dunya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrum harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahud memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa görmediğim eza kalmadı divan-ı harblerde bir cani gibi muamele gördum. Bir serseri gibi memleket memleket sürgune yollandım memleket zindanlarında aylarca ıhtılattan men edildim defalarca zehirlendim(23 defa) türlü türlü hakaretlere maruz kaldım”(osm.tarihceyi hayat s.511-512)

 

Ustadın çile dolu bu hayatına onun hemen yanı başında aynı gaye ve benzer çilelerle iştirak eden talebelerinin başında Ahmed Husrev Altunbaşak geliyordu. O Risale-i Nurun Eskişehir, Denizli, Afyon gibi bütün mahkemelerinde Ustadı ve sadık nur talebeleri ile birlikde idam kasdıyla mahkeme edilmiş onun vefatından sonrada bir çok ceza evi ağır cazalık duruşmalardan sonra yeni çilehaneleri olmuştu. Denizli hapsindeki zehirlenmelerini hıfz-ı ilahi ile Ustadla birlikde atlatdıklarında aynı hadisede aralarından Hafız Ali ağabeği şehid vermişlerdi rahmetullahi aleyhim.

 

Bediuzzaman Hazretleri tahammulu pek müşkül bir ağır şerait altında sürgunden sürgüne sürüklendiği ve göz altında tutulduğu yerlerde telif ettiği nur risalelerini muktublar halinde hizmet nuriyenin merkezi olan Isparta’da bulunan Husrev efendiye gönderiyor eserler Husrev efendinin kontrolunde nur talebeleri vasıtasıyla bir tarafdan el ile yazmak suretiyle ve bir yandan da teksir makinesiyle çoğaltılarak anadolunun her köşesine sevk ediliyordu.

 

Memleketin bir çok köşesindeki nur talebelerinin yazdıkları mektublarda onun vasıtasıyla Ustada olaştırılıyor çoğu kez Ustadın arzusuna göre cevablarını kendisin yazıyordu. hazreti Ustad bu vesile ile kendisine

 

“gül fabrikası”(osm.kastamonu lahikası s.8)

 

unvanını verdiği Husrev efendinin nur hizmetinin sevk ve idaresi noktasındaki bu vazifesini şöyle anlatır.

 

“Husrevi tashihde ve tevzi’de ve tedbirde ve muhaberede ve nurların neşr ve yetişdirmesinde tebrik ve muvaffakıyetine dua ederiz. Bu ehemmiyetli vazifelerle beraber.. yine o şirin ve parlak kaleminin yazılarını çok nushalarda göruyoruz ” (osm.emirdağ lahikası 1 s.167)

 

Husrevin daima kerametli isabetli ve faideli ve çok yüksek fikri her vakit Kur’an hizmetinde kıymetdardır.” (osm.kastamonu lahikası s.129)

 

Bediuzzaman Hazretleri

 

“Husrev münasib görmediği kısmı ta’dil tebdil ıslah edebilir” (osm.şualar 2 s.602)

 

diyerek hiç bir talebesine vermediği bir salahiyeti eserlerine mudahale etme salahiyetini Husrev efendiye vererek onun Risale-i Nur hizmetindeki hayatı mevkıını bizlere göstermiş Emir Dağ’da zehirlendiği zaman onun kendi bedeline ölmek istediğini ifade eden mektubuna verdiği şu cevabla bu hususu birkez daha teyid etmişti.

 

“Risale-i Nur kahramanı Husrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimi ve ciddi istiyor bende derim telif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise hayatın dahi hizmet-i nuriyede benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle veriridim” (osm emirdağ lahikası 1 s.135-136)

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha


 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

24-Husrev Efendi’ nin  Kısaca Hayatı

 

Ahmed Husrev efendi h.1215/m.1899 senesinde Isparta’nın Senirce köyünde dunyaya geldi. Babası Osmanlı Devletinin son dönem Isparta valilerinden Hacı Edhem Beğin torunu Muhammed Beğ olub annesi Aişe Hanım efendi idi.

 

“yeşil sarıklılar” namıyla bilinen ve Isparta eşrafından olan baba tarafının şeceresi Hazretebubekr’e ra. dayanmakda.. Anne tarafı ise yine asil bir sulaleye mensub olarak evlad-ı rasulden Hazrethuseyn den (ra.) gelmekde ve ecdadı ” hafız kurralar” diye bilinmekde idi.

 

Hazret Ustadın Barla’da sürgün olarak bulunduğu yılarda görduğü bir ruya uzerine onu ziyarete giden Husrev Efendi bu ziyaretten sonra onun ilk talebelerinden biri olarak hizmet-i nuriyede Ustadının hem istişare arkadaşı hem yardımcısı ve hizmetinin en önemli rüknü olarak yerini aldı.

 

25-Ustadının Tarifiyle Husrev Efendi

 

Ustad, Risale-i Nur hizmetinde temayuz eden Husrev Efendiyi bizlere tanıtırken, memleket çapındaki medrese-i nuriyesinde onu talebelerinin önüne bir mikyas olarak koyuyor ve onlara Husrev efendinin adı ve ölçüsü ile iltifat ediyordu. Mesela, merhum Hasan Feyzi ağabeyin, istadı için Denizli’nin Husrevi olmuştu. Aydın ve Havalisinin Husrevi Ahmed Feyzi Efendi idi. Kastamonu’da hizmetleriyle Ustad Hazretlerini memnun eden Muhammed Feyzi Efendi de onun için bir küçük Husrev idi. O bu unvanı iftiharla taşıyor yazdığı mektubları küçük Husrev Muhammed Feyzi imazasıyla bitiriyordu. İnebolulu Nazif Çelebinin unvanı inebolu Husrevi, İnebolunun ununvanı ise ikinci ısparta idi. Keza Isparta’nın katib Osmanı İkinci bir Husrevdir. Emirdağ’da ve hayatının son senelerinde Hazret Ustadın hizmetkarlığını şöförlğünü yapmış olan Ceylan ağabeğin ise Ustadı nazarında küçüçük bir Husrev idi. Birinci Tahir ise, Hazreti Ustad için tam bir Husrevdir.

 

Hazret Ustad Husrev Efendinin Risale-i Nur hizmetindeki mevkıini ve talabeleri nezdindeki mümtaz makamını gören ve bu hali sarsmak için dessas planlar tertib eden mihrakların oyunlarına gelinmemesi için talebelerini şöyle ikaz ediyordu.

 

“Gizli düşmanlarımız iki planı takib ediyorlar. Birisi, beni ihanetlerle çürütmek.. İkincisi mabeynimizde bir soğukluk vermektir. Başda Husrev aleyhinde bir tenkıd ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilan ederimki. Husrevin bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmakdan korkarım. Çünkü şimdi onun aleyhinde bulunmak doğrudan doğruya Risale-i Nurun aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azim hıyanettir” (osm.şualar 2 s. 546)

 

kabul etmek lazımdır ki Bediuzzaman Hazretlerinin bu ifadeleri herkes hakkında söylenebilecek basit iltifat cumleleri değildir. Zira Ustad Hazretleri hizmetleri sebkat eden bir çok büğüğümüze iltifatkarane teveccuh ederek hizmetlerini alkışlarken hiç biri hakkında bu keyfiyette ifadelerde bulunmamıştır. Hiçbir ağabey hakkında bizlere

 

“Husrev gibi bir nur kahramanından benim yerimde ve nurun şahs-ı manevisinin çok ehemmiyetli bir mumessili olmasından hiç bir cihetle gücenmemek elzemdir.” (osm.şualar 2 s.533)

 

benzeri ikazda bulunmamış ” onun aleyhinde bulunmayı kendisi aleyhinde , hatta Risale-i Nurun aleyhinde bulunmak ” la denk tutmuştur.

Hazreti Ustadın kendi beyanları delile araştırmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açıkdır. ve Risale-i Nur miri malıdır ortadadır ve hiçkimsenin tekelinde değildir. O bir vasiyet hukmunde Husrev efendiyi bizlere şöyle tanıtıyordu.

 

” Ben dava eder ve isbat ederimki, bu soğukda soğuk muamele gören ve millete ve vatana zararlı tevehhum edilen ve vucudca hastalıklı bulunan Husrev (sellemellehu teal)  Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halaskarıdır(kurtarıcısıdır) ve Türk milleti onun ile iftihar edecek bir halis fedakarıdır. ve sırrı ihlasa tam mazhar olduğundan benlik riyakarlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle çok hizmet-i vataniye ve milliyesinden bir ikisini beyan etmek zamanı geldi. Bu zat müstesna ve şirin kalemiyle nurlardan altı yüz risaleye yakın yazmış ve vatanın her tarafına neşr ederek kominist perdesi altında dehşetli ifsada çalışan anarşistliği kırdı ve tecavuzunu durdurdu. ve bu mübarek vatanı ve bu kahraman milleti o zehirden kurtarmak için tesirli tiryakları her tarafa yetiştirdi. Türk gençlerini ve nesli atiyi büyük bir tehlikeden kurtarmaya vesile odlu…” (osm.şualar 2.s.553)

 

“Şimdi Husrev gibi bir nur kahramanı size ihsan edildi. Ben şimdiye kadar Husrevi ehl-i dunyaya göstermiyordum, gizliyordum.. hem ben hem o daha gizlemek değil…..”(osm.şualar 2 s.521)

 

diyerek onu bizlere tekrar tekrar tanıtırken onun aleyhinde bulunmayı Risale-i Nurun ve kendisinin aleyhinde bulunmakla eş değerli tutuyor. bir kısım talebelerini gizli duşmanların pilanlarına aldanarak ihanet tuzağına duşmek ihtimaline karşı ikaz ediyordu. Husrev Efendi nur hizmetinin ilk günlerinden üstadın dar-ı bekaya irtihaline kadar ve onun sonrasında son nefesine kadar bu hizmetin her safhasında her mahkemesinde bulunmuş çilesini çekmiş mümtaz isimlerin en başında gelmektedir. bu yuzdendirki umum nur talebeleri içinde Risale-i Nur külliyatında en çok ismi geçen odur. Husrev efendinin Risale-i Nur hizmetindeki bu yerini şifahi ve resmi kaynaklar da teyid etmektedir. mesela, ısparta cumhuriyet muddei umumiliğinin 954/311 esas ve 956/8 numaralı ve daha 1956 yılında hazreti Ustadın hayatda iken Said okur adıyla sanık listesinde bulunduğu iddianamede geçen şu ifadelerde Husrev efendiyi tarif eden satırlar calib-i dikkattir.

 

“maznun Husrev Altunbaşak: 22 seneden beri Said Okuru tanıdığı, kitablarını okuduğu, bu kitabları teksir edib dağıttığı, Said Nursinin yazdığı mektubları dahi teksir ederek isteyenlere gönderdiği bu eser ve mektubları okuyanlara nur talebesi adı verdikleri nur talebelerinin Said Nursiyi Ustad olarak tanıdıkları bunların manevi topluğuna medrese-tü-zzehra adını verdikleri, Said Okurla beraber muteaddid defa mahkemeye verildiği hatta tevkıf edildiği evinde yapılan aramada elde edilen eserlerin Said Okur tarafından kaleme alındığı bu eserleri mum kağıd uzerine yazarak teksir etmesi için maznunlardan tahiri mutluya yolladığı evinde Said Nursiye aid mektublar bulunduğu kendisine gönderilen bu mektubların ve havalelerin rüştü çakın adresine gönderdiği ve en eski en faal nurculardan olduğu Said Nursinin en mutemed adamı bulunması dolayısıyla ustad-ı sani olarak tanındığı hususlarında maznunun ıkrarı ve şahidlerin şehadeti ve aramada elde edilen vesikalar gibi deliller mevcuddur.”

 

Husrev efendi s: qulen gerek hazreti Ustadın gerekse nur talebelerinin bu teveccuhleri karşısında Ustadına ve dava arkadaşlarına karşı hurmetkar ve ihlaslı tavrı hiç değişmedi. Onun Hazreti Ustada yazdığı mektubları Risale-i Nurun kıymetinin ifade edildiği veciz rağbetnameler hem talebelerin Ustadlarına ve Risale-i Nura nasıl bir tavr-ı hurmet içerisinde olması gerektiğini gösteren adabnameler hemde Kur’anın sahilsiz ummanından coşkuyla akan nur risalelerinin beşer ruhundaki tesiratına şehadet eden ihlasnameler hükmündedir. Ustadına yazdığı şu mektub onun güzel numunelerinden biridir.

 

“Her tarafı ve her hali kusur ve aybla dolu talebenin, sevgili Ustadının ayaklarının altına varlığını sermişdi. Belki her gün, bu şiddetden daha büyük bir şiddetle muamele görse ve hatta Ustadı uğrunda yüz bin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilatereddut hazır olduğunu suri değil kalbi bir i’tirafla müheyyadır. Mucrim talebeniz senelerden beri hâlikından bir hami istiyordu. başdan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a’malim tedkik edilse bu hususda ne kadar tazarru’ ve niyazım vardır ve ne kadar göz yaşlarım bulunacaktır. Kur’ani hizmet uğrunda arzın sekenesi kadar hayatım olsa her birisini feda etmeyi, ne buyuk bir saadet ve şeref kabul etmişim. Ey sevgli Ustadım! eh kıymetdar hocam! ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! ey aziz dellal-ı Kur’an! ızdırablarımın surura ınkılab etmekde olduğunu hissediyorum” (osm. barla lahikası s.353)

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha


 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

26 – Tevafuklu Kur’an

 

Kur’ana hizmeti hayatının en buyuk gayesi bilen Bediuzzaman Hazretleri aklı gözüne inmiş ve maddiyunluk velasıyla görmediği şeyden şubhe eder hale gelmiş asrımız insanına Kur’anın hattında dahi gözlere hıtab eden bir i’caz bulunduğunu beyanla “tevafuk” tabir edilen latif ve nükteli bu güzelliği sötermek gayesiyle bir Kur’an yazdırmak aruz eder. Bu emelini gerçekleştirmek uzere önde gelen on alim talebesine üçer Kur’an cüz ü verir ve onlardan Kur’anda zaten var olan tevafuk özelliğini ortaya çıkarmalarını ister. Bunu yaparken onbeş satırlı ayet berkenar hafız Osman hattı Kur’an-ı Kerimi esas almalarını ve tam bir ihlasla hareket edib irade ve ihtiyarlarını karıştırmamalarını söyler ve ihtarda bulunur.

 

“İHTİYARINIZI KARIŞTIRMAYIN! VARI YOK ETMEYİN!”

 

En yakın talebesi olan ahmed Husrev Efendi ile birlikde Hafız Ali, Hoca Halid, Muallim Galib, Hoca Sabri, Hafız Zuhdu, Tığlı Hakkı, Şamlı Hafız Tevfik gibi çoğu ya hafız ya hoca yada hattı arabi muallimi olan talebeleri tevafuklu Kur’anın yazılması hizmetinde namzed olurlar ve yazdıkları duzleri Ustadlarına teslim ederler. Bediuzzaman Hazretleri uzun uzun tedkikden sonra neticeyi şöyle beyan eder.

 

“tevafuk Husrevin tarzındadır. onun için Husrevin bir mahareti varsa tevafuku bozmamış tavsiye etmiştimki, kimse maharetini karıştırmasın! demek en büyük maharet odurki tevafuku bozmasın çünkü tevafuk var”(osm.barla lahikası s.89)

 

“bunların içinde hattı arabii Kur’anda Husrev onlara yetişemediği halde bir den umumen o katiblere ve hatt- ı arabi muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı arabide en mumtaz kardaşlarımızdan on derece geçti. Umumen onlar tasdik edib evet bizden geçti biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Husrevin kalemi Kur’an-ı mucizil beyanın ve Risale-i Nurun mucize vari kerametleri ve harikalarıdır.”(osm.kastamonu lahikası s.207)

 

Zira bu nushada Kur’an -ı Kerim’deki 2806 aded Allah lafzının hepsi ya bir sahife içinde alt alta veya karşılıklı sahifelerde yuzyuze yada daha öteki sahifedekilerle sırtsırta gelerek harika bir surette birbirine denk gelmekde yani hususi tabiriyle tevafuk etmektedir. Keza.. aynı fiil kökünden gelen mana itibariyle aynı olan veya birbirinin manasını teyid eden manidar ve hikmetli çok kelimelerde hoş bir ahenkle birbirine tevafuk etmektedir. Tevafuk Ahmet Husrev Altunbaşak Hazretlerinin kaleminde öyle harikulade bir tarzda tezahur ederki Ustadınn ifadesiyle

 

“akıl anlasa suhanellah!.. kalb derk etse, berakellah.. göz görse maşaAllah diyecektir”

 

Evet tevafuklu Kur’an-ı Kerimin katibi artık bellidir. Ahmet Husrev Altunbaşak.. Bediuzzaman Hazretleri onun kaleminden duyduğu memnuniyetini muhtelif mektublarında şöyle beyan eder.

 

“aziz sıddık mübarek Kur’an-ı mucizilbeyanın bir vechi i’cazını harika kalemiyle gösteren ve mutemadiyen defter-i hasenatına o yazdığı Kur’anları okuyanların sevabları yazılan kıymettar Husrev!”(osm.kastamonu lahikası s.563)

 

“maşaAllah ! berakellah! Kur’anın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevi, değil yalnız bizleri belki ruhanileri ve melekleride sevindiriyor.” (osm.kastamonu lahikası s.2)

 

“ey Husrev, inşaAllah senin yazdığın mucizeli Kur’an-ı azimuşşanın yakında tab’a girmesiyle alem-i islamdan senin ruhuna yapacak rahmet dualarını duşun hamd ile Allah a şükr et. ” (osm.kastamonu lahikası s.424)

 

Husrev efendi Bediuzzaman Hazretlerinin sağlığında üç, daha sonra altı nusha olmak uzere toplam dokuz kere Kur’an yazdı. Bugun alem-i İslamda milyonlarca insan onun talebeleri ile birlikde kurduğu Hayrat Vakfınca 1974 yılında tab’ edilen tevafuklu Kur’anı okumakta ruhuna rahmet duaları etmektedir. Rahmetullahi aleyhi.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha


 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

27-Ustadın Vefatından Sonra Risale-i Nur Hizmeti

 

Ustad Bediuzzaman Hazretlerinin vefatından sonra Risale-i Nur camiası içinde değişik isimler altında farklılaşmaların ve gurubların ortaya çıktığı bir dönemde Husrev Efendi Risale-i Nur hizmetine sadakatle sahib çıkmış ve onun asli çizgisinden asla sapmamıştır. Kendisini bir parça tanıyan herkes teslim ettiği uzere Husref Efendi Risale-i Nur hizmetinde ve hizmet-i nuriyenin dusturlarından bütün hayatı boyunca kıl kadar taviz vermemiş Ustadından tevarus ettiği hizmetini hiç bir manevi kire bulaştırmadan devam ettirmiştir. Bu hizmetin dusturlarına herhangi bir tevile girmeksizin tabi olmayı ve himzet-i nuryenin ruhu olan sunnet-i seniyyeye ittibaı ve bid’alara muhalefeti esas maksad yapmıştır.

 

Husrev Efendi hayatının lisan-ı haliyle ortada olduğu gibi hizmetini maddeye tahvil etmek değil, bilakis servetini hizmetine feda etmiş dunya cihetiyle bilinen zenginliğini asla yaşamamış ablasının kendisine tahsis ettiği mutevazi’ bir evde en muhim vazife-i hayatını bu hizmetin neşri bilmiş özellikle belirtmek gerekirki uzucu ayrılıkların başladığı bir hengamda Husrev efendi bir kısım dava arkadaşlarının kendisine muhalefeti ve siyasetin cazibesiyle ayrılması bahanesine etrafındaki nur talebeleri ilebirlikte bu nezih hizmeti hiçbir siyasi fitneye alet etmemiş Risale-i Nur hizmetinin siyasete bakış istikameti çerçevesinde o çalkantılı yıllarda bu Kur’an hizmetini hiçbir siyasi kuruluşun arka bahçesi haline getirmemiştir. Husrev efendi, nur hizmetinin en önemli dusturunu muhafaza adına bid’alara asla taraftar olmamış iç ve dış mihraklara siyaset dunyasının makam-ı munassıb dağıtıcılarına ve güç odaklarına en ufak taviz vermemiş hizmetinin izzetini hayatı boyunca muhafaza etmiştir.

 

Bu asil duruşuyla nur hizmetinin salimen bu gunlere ulaşmasına vesile olurken Ustadının onun hakkında

 

“sırrı ihlasa tam mazhar olduğundan benlik ve riyakarlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle…. benim yerimde ve nurun şahs-ı manevisinin çok ehemmiyetli bir mumessili” diyerek neden böylesine tezkiye ettiğini vakıa mutabık sorette hizmetiyle teyid etmiştir.

 

Zira Husrev Altunbaşak Ustadı Bediuzzaman Hazretlerinden sonra onun dunyadaki vazife-i uhreviyesinin kuvvetli bir medarı ve tam yerine geçen hayrul halefi ve Risale-i Nur eczalarının en emin sahibi ve muhafızı olmuştur. Hasılı Husrev efendi Ustadının Risale-i Nurda tesis ve tesbit ettiği esaslarla mahiyeti ve çerçevesi çizilmiş olan nurani ve Kur’ani meşreb ve mesleğinden zerre miktar ayrılmadan taviz vermeden hizmet etmiş binlerce genç Saidler Husrevler yetiştirmiştir.

 

Bediuzzaman Hazretlerinin vefatından sonra Isparta Eskişehir Bursa Bergama ve Buca ceza evlerinde çile hayatına devam eden Husrev efendinin 1971 yılında askeri muhtıra sonrasında 72 yaşındaki ihtiyar haliyle 96 talebesiyle birlikde bugun içn izahı bile müşkül ağır şartlar altında mahkemeye verilib sıkı yönetim mahkemesinde yedi yıl hukum giymesi onun yaşındaki mucadele ruhunu ve anlayışını göstermesi bakımından bugun artık tarihe mal olmuş bir ibret vesikasıdır. Hayatının son demlerinde hapisden henuz çıktığı yıllarda talebeleri ile birlikde istanbulda hayrat vakfımı kurdu ve çok geçmeden 1977 ağustosuna tevafuk eden bir ramazan ayında arkasında binlerce yetişkin nur talebelesi bırakarak ahirete irtihal etti. Rahmetullahi aleyhi.

 

Husrev efendi hapis ve esaretlerle takib ve tazyikatla dolu olarak iman ve Kur’an hizmetinde geçen mutevazi’ hayatının en buyuk gayesini aynen Ustadı Bediuzzaman Hazretleri gibi butun islam buyukleri gibi “i’la-yı kelimetullah” bildi. Onlar himmetlerini milletleri buyukluğunde tutabilmiş katlandıkları bunca eziyeti ummet-i muhammedin imanının selameti oğruna helal edebilmiş ve mahza rıza-yı ilahi istikametindeki cansiparane bu hizmetlerini hayatlarının en mühim vazifesi telakki etmiş ve dunyaya kıymet vermemiş mümtaz insanlardı.

 

Cenab-ı Hak’dan niyaz ediyoruzki bizleride Ustadımız Bediuzzaman Said Nursi Hazretlerinin ve kendisinden sonra iman ve Kur’an hizmetini sarsılmadan devam ettiren Husrev efendinin ve emsali buyuk zatların sırrına mazhar eylesin fitne-i ahir zamanın iman-küfür muvazenesinde bizleri o nurlu hedeflerden ve rızası dairesinde istikametten ayırmasın nuruyla yaşatsın ve o nurla huzuruna alsın. Amin.

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

el Fatiha

 

 

Risale-i Nur Sohbetleri

Muhabbet-i Bakiye

Leave A Response »

You must be logged in to post a comment.