Onun içindir ki, kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama, Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaziyetini almak demek değildir.
Ve o dalgalı muharebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki, durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdil edip ibkà etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der:
“Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette, güzel ve rahat bir çaresi var.”
Demek, ey nefsim, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.
Bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl-i iman iken ehl-i dalâlete o hubb-u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur ki, Risale-i Nur o meslekten gidiyor.
Risale-i Nurdaki bazi mevzuların içeriğine ve Üstadımızın ağabeylerimize yazdigi bazi mektuplarin mevzusuna baktığımızda; sıklıkla musibetlerden bahsedildigine rastlarız. Ve gerek şahsi gerek umumi, her türlü musibete nasıl bakamamiz gerektiği, nasıl muhatap olmamiz gerektiği husunda dersler alırız okuduğumuz mevzularda. Bu noktadaki bakışımıza ışık tutabilmek için bir kaç bölümü paylaşalım.
Bahtiyar odur ki, dünyaya askeri bir misafirhane olarak baksın. Yani kendine baksın ve desin ki; ben misafir bir askerim ve burasıda benim için geçici bir askeri misafirhanedir. Eğer dünyaya misafirhane nazarıyla baksa, akla şu gelir; benim misafirperverim kim?