Namaz Bahsi – Asa-yı Musa – Üçüncü Hüccet-i İmaniye

Editor 23 Şubat 2009 0

Açıklamalı Risale-i Nur Sohbetleri

Kafir mevcudatın Allah’a olan bağını kesiyor inkar ediyor. İbadet ve namazı terk eden kişide mevcudatın ilan ettiği ibadeti inkardır..


Vazifesizlik bir zulumdür..

namaz1


Bismillâhirrahmânirrahîm, elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkıbetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammedivve alê êlihi vesahbihi ecmain, alê rasulüne salevât


-Toplumda namaz hususunda hep şu anlayış yerleşmiş : Sanki namaz kulun Allah’a bir borcudur ve adeta namaz sadece borcdan ibarettir anlayışı var. Bu dersimizde namaz kılmamak küfür den sonra en buyuk bir cinayet olduğunu ve tüm kainatın hakkına azim bir tecavüz olduğunu anlayacağız. İslamiyette en yüksek hakikat imandır imandan sonra namazdır, ifadesinin nekadar doğru olduğunu göreceğiz.-


BİRİNCİ SUAL


Çok tembellerden ve târiküssalâtlardan işitiyoruz. diyorlar ki: Cenâb-ı Hakkın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur’ân’da çok şiddet ve ısrarla, ibadeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir cezayla tehdit ediyor? İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur’âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz’î hataya karşı nihayet şiddeti gösteriyor?”


Târiküssalât yani namazı terkedenler, terk ettikleri namaz yetmediği gibi bunu hafifletmek için çıkar yollar aramaktalar. Ve diyorlar ki : Madem Allah hiçbir şeye muhtaç değil o halde neden bize ısrarla ibadeti emr ediyor ve ibadeti terk edeni cehennemle tehdit ediyor. Kur’an gibi mucize bir kitaba yakışırmı ki ibadeti terk ve namazı kılmamak gibi ufak bir hataya karşılık cehennemle tehdit ediyor.


Elcevap: Evet, Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese:


“Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.


Hekîm i mutlak Allah’dır. Mutlak hasta ve herşeye muhtaç olan bizleriz. Ve Rahim-i mutlak olan Allah kullarına devamlı ibadeti teşvik etmesi rahmetindendir, ihtiyacından değildir. Bizdeki acizlik ve hastalık mutlak rahim olan Allah’ın şefkatini bize celbediyor. O Rahim-i mutlak olan Allah’da bizim ihtiyacımıza göre emirler gönderiyor.


Amma Kur’ân’ın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise:


Nasıl ki bir padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için, âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de, ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevî bir zulüm eder.


Düşünün ki bir adam elinde silahla, insanlara kurşun yağdırıyor. Adaletli olan adil padişah o memlekette hapishane yoksa bile sırf o zalim için hapishane ve zindan yapacaktır taki o zalimden o mazlumların hakkını alsın. İşde böylede ibadet ve namazı terk eden adam Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti olan 7 kat sema ve içindekiler ve bizim olduğumuz birinci kat sema ve içinde yaşadığımız dünya ve içinde yaşayanlar, toprak ,su, hava, ışık, bitkiler, hayvanlar ve sair mevcudatlar ve hatta maziye gitmiş mahlukatlar ve gelecek mahlukatlara kadar hepsinn hukukuna adeta kurşun yağdırıyor.


Çünkü, mevcudatın kemalleri, Sânie müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadetle tezahür eder.


Mevcudatın kemali, eşyanın esma-i ilahiye ayine yüzüdür. Mesela; arı varlığıyla kendini yaradanın varlığını ilan eder bunu tüm mevcudata kıyas yapalım:


Arı taşıdığı cihazatlarlada esmaya ayinedir mesela mahlukdur – halik ismini gösterir hayatı vardır- Hayy olan hayatı veren zatı gösterir. Gözleri vardır; Bas’ar olan zatı gösterir. Fıtratı vardır Fatır olan zatı gösterir. Ve arı kendine verilen fıtrat ile bal yapmaya elverişlidir. Bu fıtrat gösterirki onu yaradan ondan bal yapmasını istemektedir. Arılarda haftalık yada yıllık izin kullanmadan ölünceye kadar bal yapma vazifesini yapmaktadırlar. Arının bu hizmeti arının ibadetidir; sesiyle, işiyle ibadet etmektedir. Boş konuşan bir arıya yada karıncaya rastlayamazsınız. Bunu tüm mahlukata nisbet edebiliriz.


Bu nazarla baktığımızda yerde ve gökte ne varsa herşeyin Allah’ı bildiğini ve ona ibadet ettiğini ve onu tesbih ettiğini görmekteyiz ve şahid olmaktayız. İbade etmeyen hiçbir mahluk göremezsiniz. İki sınıf hariç: Kafir cinler ve kafir insanlardır.


Mevcudatın kemali derken: Mevcudatın mabuduna ibadet cihetini görmek demektir ve mevcudat bunun bize tebliğcisidir. İbadeti terk eden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit, ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedânî ve birer âyine-i esmâ-i Rabbâniye olan mevcudatı âli makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder, kemâlâtını inkâr ve tecavüz eder.


İnsan bu zülmü nasıl yapar bunun sırrı nedir?


Evet, herkes kâinatı kendi aynasıyla görür. Cenâb-ı Hak, insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Ustadımız Bediüzzaman başka bir yerde derki kainat küçülse insan olur. İnsan büyüse bir kainat olur zerreleri birer yıldız olur ve ölede insan kainatın bir minyatürüdür.


Beyin cerrahları insan beynini 20*20 bir haritaya şeklini çizmişler ve astroloji bilim adamlarıda bize yakın yıldızların yerlerini 20*20 çapında bir haritaya çizmişler. Bu iki haritayı yan yana getirmişler birbirinin aynı hükmünde görmüşler.


Ustadımız Bediüzzaman ise: Kainatta Alem-i misal var; insanda daire-i hayal var. Kainatta lev-i mahfuz var; insanda akıl var. Ve bu gibi kıyasla gidilse insan kainatın küçük bir misalidir.


Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor.

Ayna dediğmiz şey insanın itikadi kalbisidir. Nasılki ayna insana eşyayı gösteriyor ayna nasılsa ona göre görürüz insandaki ayna misal kalbde nasılsa kainatı öğle gürürüz.


Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür.


Şair mehmet akif in bülbül şiirini hatırlayalım : “Sus ey bülbül matem senin değil matem benim hakkımdır.” yani bülbüle matem tutturuyor yada ehl i dünya bir şair sarışın bir sevgilisini övmek için üzerini bulutun kapattığı güneşe bakıyor ve diyorki : “Ey güneş sevgilimden utandın bulut peçesini yüzüne çektin.” nefsani bir hevesini tatmin için sekiz esmaya ayine olan güneşi utandırıyor .


Gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcut ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.


Ustadımız Bediüzzaman gibi mevcutadın ibadet ve tesbihatını bu derece tafsilatlı ihtiva eden Risale-i Nurdan başka bir tefsir yoktur. Mevcudatın vucuduyla yaratıcının vucudunu bilmek olduğu gibi bazı mübhem ibadetleride yakalarlar. Mesela tavukların gak gak seslerini hak hak zikri olarak görür, kedilerin mır mır seslerini rahim rahim olarak işidir. Bunu tüm mevcudata nisbet ettiğimizde zikir çekmeyen bir tek mahluk gösteremeyiz.


Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden adam, mevcudatı, hakikat-i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhalif ve hata bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder.


Hem o târiküssalât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder.


Tariküssalat, namazı terkeden kişi kendi vücudunu kendi icad etmedi, bir yerden de satına almadı vehayatının bekası için lazım olan şeyleride kendi temin etmiyor. Demek o kişi kendinin maliki yada sahibi değil. Hem burası ona keyfi bir çiftlik değil vazifesi var ve terk ediyor. Vazifesizlik bir zulumdür. Şöyle ki:


Bir firmada şef bir arkadaşımız ; problem çıkaran her işciye vazifesizlikle ceza veriyordu. Git kardeşim kıyıda köşede otur, ikinci emre kadar çalışmanı yasaklıyorum derdi. Bunun yerine hangi yassağı uygularsanız işe yaramayabilir ama bu yasak işe yaramaktaydı. Tecrübelerimle en muessir cezanın bu olduğunu anladım derdi.


İbadet gibi kudsi bir vazifeden nefsini ve kalbini ve aklını ve sair latifelerini terk ile boşa çıkaran kişi nasıl bu hasselerine zulm eder anlaşılır. Nasıl onların sıkıntılara sokar, daraltır, bunaltır anlaşılsın. Neden bu insanlar ahlaksızllığa daha kolay gidiyorlar anlaşılsın..


Bu zulm kinin kendinden başlar tüm kainatı içine alır. Kur’an-ı Kerim bu ibadeti terk edenleri neden tehdit ediyor?


Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiye ve meşiet-i Rabbâniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.


Elhasıl, ibadeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder-nefis ise Cenâb-ı Hakkın abdi ve memlûküdür-hem kâinatın hukuk-u kemâlâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemâlâtını bir inkârdır.


Kafir mevcudatın Allah’a olan bağını kesiyor inkar ediyor. İbadet ve namazı terk eden kişide mevcudatın ilan ettiği ibadeti inkardır..


Hem hikmet-i İlâhiyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.


İşde öylede bir vakit namaz kılmamanın; kabirdeki cezası seksenbin sene olduğunu anlıyabiliyoruz. Seksen bin sene bir kavle göre çokluğu ifade ediyorki kimbilir kaç bin tane seksenbin senedir; Allah bilir..


İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifade etmek için, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mucizâne bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâgat olan mutabık-ı mukteza-yı hale mutabakat ediyor.


Kur’an-ı Kerimin beyanında muhteşem bir belegat ve tam yerinde bir ikaz var abartı yoktur..


Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha


Risale-i Nur Sohbetleri

Muhabbet-i Bakiye

Leave A Response »

You must be logged in to post a comment.