Uhuvvet Bahsi

nuktepira 08 Aralık 2009 0

 

Evet nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır. Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünki eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zahiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder.   12210128

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

22.MEKTUB 3.VECİH

 

Adalet-i mahzayı ifade eden وَلاَ تَزِرُ واَزِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrına göre; bir mü’minde bulunan câni bir sıfat yüzünden sâir masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bahusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp küsüp, o mü’minin akrabasına adavetini teşmil etmek, اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga-i mübalağa ile gâyet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun, Benim hakkım var dersin.

 

Evet, bir toplulukda zalimlerde olabilir mazlumlarda olabilir ikisi bir meydanda durabilirler. O toplulukdaki bir zalim yuzunden orada olan binler masumları imha etmek, masum adedince zulumdur. Bunda şubhe yoktur.

 

İnsan vucudu maddi ve manevi hassalardan murekkebdir. Maddi hassalar; gözü, eli ayağı vs.leri iken, manevi hassaları; ruhu ve ruha takılı kalb, sır, lataif, akıl ,nefis gibi hassalardır. Yani insan vucudu sayısız latifelerden hassalardan sırlardan murekkeb bir vucuddur.

 

Bunlar arasında nefis ve nefse mensub elemanlarda vardır ki, işleri bulundukları yerde fitne çıkarmakdır. Bir müminde elbette zalim damarlar sebebiyle mümine karşı haksızlık olabilir, hakka tecavuz olabilir. Çünkü herkesde olduğu gibi ondada nefs-i emmare var ve şeytandan yardım almaktadır. Fakat bu zulm eden mumin aynı zamanda müslümandır. Yani onda imanlı bir kalb var, ilamlı bir akıl var, anın şartlarını tasdik var, isamın şartlarına eksikleride olsa inkıyad var. Bu ve bunun gibi haller ve sıfatlar o zulm eden müminin masum sıfatlarıdır.

 

İşte böyle bir mümine karşı dinimiz diyorki bir mümin kardeşin sana zulm ederse kısas ile hakkını alabilirsin ama ondan kusemezsin eğer kusersen hatt-ı muvasalayı kesersen, sen ondan daha zalim olursun. Çünkü sen onun sadece zulum sıfatına küsmüyorsun, ona sırtını dönerek onun kalbinde ki imana ve aklındaki islamada sırtını dönüyorsun ki bu daha büyük bir zulumdur.

 

Dinimizin bizden üç günden fazla küsmeyi haram sayarak yasaklamasındaki ince bir sır budur. İkinci sırr ise günümüzdeki kan davalarıdır. Yani mümin zulm ediyor tamam; ceza ona verilir bu da tamam. Ama kalkıp ceza onun aile ve akrabasına verilirse, o zaman zulmun daha büyüğünü yapmış olursun. Biz toplum olarak İslam’ın bu emrini dinlememenin halende sıkıntısını çekiyoruz; kan davalarının arkasındaki zulmun sebebi de budur. Bu şekilde bu zulmu yapan birinin kendini haklı bulmasının ihtimali yoktur.

 

Hakikat nazarında sebeb-i adavet ve şerr olan fenalıklar, şerr ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirâyet ve in’ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şerr işlese, o başka mes’eledir.

 

Kesif şeylerin aks özelliği yoktur; mesela nur aynadan aynaya aks eder, ama toprak aynada aks eder, başka aynaya aks etmez. Ancak başka ayna kesifin aks ettği aynaya gelecek ona mukabil olucak ki ondada aks etsin. Fakat nur öyle değildir, güneşden gelir aynaya aks eder aynadan başka aynaya veya karanlıklara aks eder oraları nurlandırır. 

 

Demek insanların kusurları toprak gibi kesifdir; aks etmez, etmemeli. Hem çirkin bir fiili kim severki alsın uzerinde taşısın

 

Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirâyet ve in’ikas etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki; [Dostun dostu dosttur] sözü, durub-ı emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; Bir göz hatırı için çok gözler sevilir sözü umumun lisanında gezer.

 

İşte ey insafsız âdem! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir âdemin, sevimli masum bir kardeşine ve taallukatına adavet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat olduğunu hakikat-bîn isen anlarsın.

 

Demek bir müslümanın kusurundan sebeb ona kusmek zulum olduğu gibi insafsızlık olduğu gibi ona olan tavrı onun akrabalarınıda teşmil etmek ondan daha buyuk bir zulumdur. Zira onun kalbinde iman ve islamiyet var, hiçbir kusur muminin kalbindeki imandan ve islamiyetten daha buyuk ve daha değerli değildir.

 

Küsen adam küsmekle şunu diyor ki; onun kusuru, onun imanından büyük, onun islamiyetinden değerlidir.

 

Haşa Allah’a sığınırız

 

Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin,

 

el Fatiha

 


 

 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

22.MEKTUB 4.VECİH

 

Müminler arasındaki kin ve nefret ve adavet ve kıskançlık gibi fena hallerin hayat-ı şahsiyemizde dahi zulum olduğunu şu dört vecihde bir kaç dustur ile öğreneceğiz.

 

[Birincisi]Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit; Mesleğim haktır veya daha güzeldir demeye hakkın var.

 

Fakat, yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ   وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِى الْمَسَاوِيَا sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.

 

Özetlersek burayı; bizim fikrimiz mutlak doğrunun cedveli değildir. Bir başka fikir benim fikrime uymadı diye onu batıl ve sapık kendini mustakim hukm edemzsin, senin aklın hak ve batılın hakemi değildir. Kendi mesleği hak gör en guzel gör ama başkasının mesleğine karışma. Bu vazife senin benim değildir belki herkes tarafından makbul ve husnu kabul görmuş ulemanın meselesidir onlar işini bilir

 

[İkinci Düstur]Senin üzerine haktır ki: Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir âdem, nasihatı bazan damara dokundurur, aksü’l-amel yapar.

 

Bu muhteşem dustur, eğer cemaatler arası tam uygulansa, tüm cemaatler birlik olur; eğer ailede uygulansa, huzursuzlukların önü ciddi şekilde alınır; eğer iş yerinde uyglansa, tum dedikodular kesilir; eğer komşular arasında uygulansa, o kadar guzel bir komşuluk tesis edilirki o komşularla kirada oturmak başka yerde kendi evinde oturmakdan daha hoş gelir. Evet, herkes haddini bilmesi kamet-i kıymetine göre hareket etmeli. Mesela bir çocuk anne ve babasına akıl satmamalı veya bir öğrenci öğretmenin kusurunu ortaya çıkarır kibre girmemeli yada cemaatler arasındaki ayrılıkları avam kendi arasında tartışmamalı. Bir okuldasın herkesin sevdiği birini sen sevmiyorsun diyelim, seviyorum deme ama sevmiyorumda deme. Demek her dediğin doğru olsun ama her doğruyu deme belki o doğruyu demek başkasının vazifesidir. Diyelim babanız ibadet etmiyor veya anneniz ibadet etmiyor, onların karşılarına gecip neden ibadet etmiyorsunuz gibi sorgulamak yada onlara ibadetin dersini vermek şeklen doğru olabilir ama hakikatte doğru değildir. Evlat anne ve babasına doğrunun dersini yaşantısı ile verir ve onlara saygıda kusur etmez. Belki onlara bu doğruları başkası söylecek veya söylemesi lazımdır. Bir defa babama dedim baba burada bir konu var daha iyi anlamam için okusam sende fikinle katkıda bulunurmusun dedim, kabul etti. Fikrende katkıda bulundu ama maksadımı anladı. Sanki onu mahcub ettim hissine kapıldım bende mutessir olmuştum. Ondan sonra amelimle örnek olmaya karar verdim. Elhamdulillah, halende devam ediyorum.

 

[Üçüncü Düstur]Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et;

 

Lütfen bu ifadeyi okuyub geçmeyin,bir kez daha okuyun. Sanırım okudunuz. Şimdi birkez daha okuyun. Ve not edin ben kalbimdeki adavete adavet edeceğim, mukabilimde olana değil, muhatabıma değil, akraba veya musluman bir kardeşime değil, ben bendeki adavet hissine adavet edeceğim. Neden haksız yere din kardeşlerime adavete hizmet etti

 

Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-yı nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için, mü’minlere adavet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et.

 

Ne ilginç bu kadar adaveti hak eden alternatifler varken, adaveti hak etmeyen mumine adavet etmek insaf mıdır? Marifet midir? Mantık mıdır? Vicdan mıdır? Akıl mıdır? Şeytanın gösterdiği bir hedef değil de nedir? ki bizde onun gösterdiği hedefe gözü kapalı gidiyoruz. Düşündükçe sıkılıyorum iman ve Kur’an ın gösterdiği yollara ve vazifelere dahil olmamak, gitmemek için, bin dereden su getiyoruz yan yatıb çamura batıyoruz ama şeytanın gösterdiği bir zulumlu hedefe yorulmadan ve inadla koşuyoruz ve devam ettiriyoruz, bir de hak zannediyoruz..

 

Evet nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır. Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünki eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zahiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedamet eder; sana dost olur. اِذَاۤ اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرِيمَ مَلَكْتَهُ   وَاِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئِيمَ تَمَرَّدًا  hükmünce; mü’minin şe’ni, kerim olmaktır. Senin ikramınla sana müsahhar olur.

 

Hadis i şerifde el insanı abid-ü ihsan der, yani insan ihsanın abdidir.

 

Zahiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerimdir. Evet fena bir âdeme İyisin iyisin desen, iyileşmesi ve iyi âdeme Fenasın fenasın desen, fenalaşması çok vukubulur. Öyle ise وَاِذَا مَرُّوا باِللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا 2  وَاِنْ تَعْفُوا وَتصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ gibi desatir-i kudsiye-i Kur’âniyeye kulak ver, saadet ve selâmet ondadır.

 

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

 

 


 

 

 

 

Bismillâhirrahmânirrahîm,

 

[Dördüncü Düstur] Ehl-i kin ve adavet hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlahiyeye zulmeder, tecavüz eder.

 

Kin ve adavet malumumuz iç dünyamızdaki bir sui ahlaktır. Biz onu içimizde taşıyoruz ve elden bırakmıyoruz biz onu el ustunde taşırken üç cihetle zulm ederek zalimlerden oluyoruz;

 

-biri nefsimize zira nefsimiz(nefs burada vucudumuz olarakda anlaşılabilir) kin ve nefret gibi duygulara hizmet etmek için yaratılmadı

 

-biri mü’min kardeşimize karşı zulumdur, zira tek suçlu o değildir; onu suça teşvik eden bize ait kusurlarda vardır. hem ona şeytanda yardım etmiştir demek kin ve nefretin bir kısmı şeytana tevcih edilmeli. Hem onun kusurlarında netice itibariyle bir çok hayrlar olabilir zira şeytan netice itibariye hayrdır. Demek mü’mine kin ve adavet mü’mine karşıda zulumdur

 

-biriside rahmet ilahiyeye karşı zulumdur çünkü Allah ona günahlarının afvı için musubet gönderse kin taşıyan memnun olur, ihsanda bulunsa bu seferde kin taşıyan mahzun olur ki, rahmet i ilahiyeyi tenkid etmiş olur.

 

Ve biz biz zulm içinde zulme sokan bu kin ve nefret duygusunu içimizde ve el ustunde taşıyoruz ve inadla bırakmıyoruz muhafaza ediyorz malesef. Nefse zulme nasıl razı oluyoruz ki,

 

Çünki kin ve adavet ile nefsini bir azab-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azabı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adavet hasedden gelse, o bütün bütün azabdır. Çünki hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.

 

Mümine nefret eden kişi kendi içinde yanarken tutuşurken belki kahr olurken, hased edilen kişinin belki bundan haberi bile yoktur o zaman elemi çeken kimdir ve neden ve nasıl kurtulabiliriz

 

Hasedin çaresi: Hâsid âdem, hased ettiği şeylerin akibetini düşünsün.

 

Yani ben ne için ona hased ediyorum diye onu duşunsun ve adını bulsun. Eğer sebeb dunyevi ise;

 

Tâ anlasın ki; rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa; ya kendisi riyakârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

 

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlahiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır. Acaba, bir gün adavete değmeyen bir şey’e, bir sene kin ve adavetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar.

 

Ne acayib, halbuki bize nekadarda basit geliyor, belki hak zannediyoruz hakketti diyoruz, onu mahkum eidyoruz. Kendimizi yanılmaz hak perest ve hakkın uygulayıcısı sanıyoruz. Şu gelecek ifadeler ne kadar muhteşem, azıcık anlayan vicdanını anlar istikameti bulur ve ayrılmaz ve kendindeki kin ve nefreti terk eder..

 

Halbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin.

 

Yani bir mümin kardeşin sana zulm etti; bu kardeş akraba dahi olmasın, normal bir mümin kardeş olsun, onun sana yaptığı haksızlığı bütün bütün ona veremeyiz. Onu yüzde yüz suçlu göremeyiz, çünkü;

 

Çünki evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir. Allah izin vermese idi o sana karşı zerre kadar yaklaşamazdı

 

demek Allah izin verdi madem Allah izin verdi bize teslimiyet duşer itiraza hakkımız yok.

 

Hem kadar adalet eder zulm etmez o müminin eliyle bize adalet ediyor o zaman kaderin hissesini çıkarmamız lazım

 

demek mümin yüzde yüz kusurlukdan duştu.

 

Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o âdeme adavet değil, belki nefsine mağlub olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

 

İkincisi nefsine mağlub olmuştur ve şeytanın tuzağına duşmuştur, buhalde bu mümin kardeşe acımak ve yaptığından pişmanlık duyacağı zamanı beklemek lazımdır zaten biz beklemeye geçersek bir zaman sonra kendi gelir özür diler helallik ister, ateşi körüklemediğmizden o kardeşin yaptığının hata olduğunu anlaması daha kısa zaman alıcaktır çünkü. Demek kusurun bir kısmıde nefse ve şeytana verilmeli. o zaman bize karşı zulm eden mümin kardeşin kusuru yüzde yüzden yüzde 50 lerin altına duştu

 

Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver.

 

Üçüncüsu kendi nefsimizdeki kusurlarımızı görelim o kardeşi bize karşı cephe aldıran söz ve hatalı davranışlarımızı görelim göremezsekde olduğunu kabul edelim ve kusurun bir kısmınıda kendimize verelim geriye herhalde yüzde 10 civarında bir şey kaldı.

 

Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlub edecek afv ve safh ile ve ulüvvücenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.

 

O kalan küçük hisse içnde en guzeli onu hoş görmek ve afv etmektir, bu uluvvu cenablıklık, mertlikdir, hem muhelif zararlardan dahi selamet bulmak ve kurtulmaktır.

 

Yoksa sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr-ı dünyeviyeye; güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedid bir hırs ile ve daimî bir kin ile mütemadiyen bir adavetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur ve bir nevi divaneliktir.

 

İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adavete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hâfız-ı Şirazî’yi dinle:

 

دُنْيَا نَه مَتَاعِيسْتِى كِه اَرْزَدْبَنِزَاعِى

 

Yani: Dünya öyle bir meta’ değil ki, bir nizaa değsin. Çünki fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir.

 

Evet, dunya nizaa değmez çünkü kimsede kalmaz.

 

Hem demiş:

آسَايِشِ دُوگِيتِى تَفْسِيرِ اِينْ دُو حَرْفَسْتْ

بٰا دُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بۤا دُشْمَنَانْ مُدَارَا

 

Yani: İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele etmektir.

 

Eğer dersen İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adavet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.

 

[Elcevab] Sû’-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse; kusurunu da anlasa yani bizden kötü bir fiil ve hareket çıkmazsa gıybet gibi şeylerlede meşgul olmazsak zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin manevî bir nedamet, gizli bir tövbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman; onun şerrinden seni kurtarır. Zâten bu mektubun bu mebhasını yazdık, tâ bu manevî istiğfarı te’min etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.

 

Demek müminlere karşı kin ve adavete hakkımız yok, hak dava etmek o hakdan daha buyuk bir haksızlık olur. Şimdi akraba olmayan bir mümine kin ve adavet bu derece yasak iken, akrabalara olan kin ve adavet bunu kat katı daha buyuk bir haksızlık veyasaktır ve kat katı daha fazla zarardır

 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

el Fatiha

Leave A Response »

You must be logged in to post a comment.